Uzundur yok ettiğimiz adetlerimiz, gelenek, görenek, terbiye,
özen, dikkat, saygı, sevgimizi bir gün yeniden kazanabilir miyiz acaba?
İnanın kazmaya bile haksızlık etmek istemem (çünkü hem sessizce konduğu
yerde durur hem de sahibinin elinde iken işe yarar).
Yazmak istediğim ortada dolaşan iki ayaklı kazmalar ve ortaya
çıkışları; kaba-saba, ‘ben varımın’ çirkin, alaca, büyük, gürültücü, beton ve
çamur sıçramış, sinir bozucu halleri ve renkleri…
Kırmızı kırmızıdır (ve bu rengi severim, hangi yönden bakarsanız
bakın -özümdür-), mavi ise mavi (bu rengi de severim, -dünyamdır- aslında bütün
renkleri ayrı ayrı severim, yumuşacık dokunarak…), bunu farklılaştırarak, göze
göze sokmanın bir anlamı var mıdır, sizce? Bu çirkinliklerle yaşamanın güzel özlerde
yarattığı tahribatı hayal edebiliyor muyuz? Kendimizi sessizliğe büründürerek,
acı acı izlemiyor muyuz? Üzerimiz kirleniyor, kulaklarımız patlıyor, beyazımız
yok oluyor ve küçülüyor ve ‘biz de varız’ı 3-5 insanla yaşamaya mahkum ediliyoruz.
Eskiden Anadolu’da şöyle adetler vardı; bir evin penceresinde
sarı çiçek varsa, orada hasta var. Ve tüm satıcılar, yoldan geçen insanlar
hatta sarhoşlar bile hastayı rahatsız etmemek adına saygıyla, sessizliğe
bürünürdü.
Herhangi bir çiçek varsa orada bir bebek var, uyandırmamak
adına, çocuklar dahi ses çıkarmadan evden uzak bir yerde oyun oynarlardı.
Kırmızı çiçek varsa orada genç kız var, diyerek herkes davranışlarına dikkat ederdi. Ölüm
varsa saygı ile yaklaşılır, aileye baş sağlığı dilenir, yapılacak bir şey var
mı sorusunu sorarlar ve yardımcı olurlardı. Sonra 7 gün boyunca o eve komşular tarafından yemek taşınırdı. Hüzünlerine ortak olunur, onlarla birlikte
yas tutarlardı. Radyo açılmaz, ses çıkarılmaz, bağıra çağıra konuşulmazdı.
Şimdilerde komşular birbirini tanımaz, gördüklerinde selamı bile
esirger hale geldiler. Geçenlerde apartman komşumuz girişte asansör bekliyor,
ben de dış kapıda 3 adımlık yerdeyim, gördü, kapıyı açtı içeri girdi ve gitti. Bu kadar vurdumduymaz hali anlatmanın bir yolu
olmalı. Bekleyebilir, asansörün 2’nci kez inip çıkmasını engelleyebilir, elektrik
ve amortisman giderini azaltabilirdi (!) -bana vereceği selamdan vaz geçtim- L
Halbuki böyle bir davranış, betonlar içine kapatılan insanlardan
beklenen beton yapıya çok daha uygun olurdu!
Türk kahvesi çok özel bir içecek – hatta derim ki, o kokudan bir
parfüm yapılsa ilk alacaklardanım –
Çekirdekleri kahve sobasında kavrulur, özel değirmeninde her gün
taze taze çekilir, bakır cezvede pişirilir, su ile birlikte misafire ikram
edilir.
Neden su ile?
Sebeplerinden biri özel olmasından kaynaklı. Ağzını daha önceden
yediğin içtiğin tattan arındırmak ve kahvenin tadına varmak için su önce
içilir.
İkincisi ev sahibi gelen misafirin aç veya tok oluşunu önce
içilen su ya da kahveden anlayabiliyor. Önce su içtiyse misafir aç, kahve
içtiyse misafir tok. Bu inceliklerle, illaki söze dökmeden yaklaşmak ne kadar
anlamlıdır. Şimdi düşünüyorum da, biz misafirlere çay mı kahve mi içersiniz
diye sorduğumuzda annem kızardı, bu sorulmaz önce kahve yapılır, sonra çay
derdi. İşte bu incelikleri bu şekilde öğrenmiş oluyorduk.
Bu güzel özelliklerimizi, bize tekrar hatırlattığı için #Serhat
Doğan’a teşekkürlerimi ve saygılarımı iletirim. Kitabının adı “Hayalimdeki Türkiye”.
Şu hallere gelişimizi içten isyan ederek yansıtmış, geçmişimizin
özellik ve güzelliklerini özenle
anlatmış.
Atatürk’ün savaş ortamında bile ülke için en iyi olan ne
olabiliri düşünerek, hayata geçirmesini birer cümle ile nefis özetlemiş. Anlamak
için bu bile yeterlidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına gidecek olursak bu
kararlı fikrin nasıl vücut bulduğunu daha iyi anlarız.