6 Aralık 2018 Perşembe

Geçmişe ağıt yaktığımız günlerdeyiz… Ne acı!


Uzundur yok ettiğimiz adetlerimiz, gelenek, görenek, terbiye, özen, dikkat, saygı, sevgimizi bir gün yeniden kazanabilir miyiz acaba?
İnanın kazmaya bile haksızlık etmek istemem (çünkü hem sessizce konduğu yerde durur hem de sahibinin elinde iken işe yarar).

Yazmak istediğim ortada dolaşan iki ayaklı kazmalar ve ortaya çıkışları; kaba-saba, ‘ben varımın’ çirkin, alaca, büyük, gürültücü, beton ve çamur sıçramış, sinir bozucu halleri ve renkleri…
Kırmızı kırmızıdır (ve bu rengi severim, hangi yönden bakarsanız bakın -özümdür-), mavi ise mavi (bu rengi de severim, -dünyamdır- aslında bütün renkleri ayrı ayrı severim, yumuşacık dokunarak…), bunu farklılaştırarak, göze göze sokmanın bir anlamı var mıdır, sizce? Bu çirkinliklerle yaşamanın güzel özlerde yarattığı tahribatı hayal edebiliyor muyuz? Kendimizi sessizliğe büründürerek, acı acı izlemiyor muyuz? Üzerimiz kirleniyor, kulaklarımız patlıyor, beyazımız yok oluyor ve küçülüyor ve ‘biz de varız’ı 3-5 insanla yaşamaya mahkum ediliyoruz.

Eskiden Anadolu’da şöyle adetler vardı; bir evin penceresinde sarı çiçek varsa, orada hasta var. Ve tüm satıcılar, yoldan geçen insanlar hatta sarhoşlar bile hastayı rahatsız etmemek adına saygıyla, sessizliğe bürünürdü.
Herhangi bir çiçek varsa orada bir bebek var, uyandırmamak adına, çocuklar dahi ses çıkarmadan evden uzak bir yerde oyun oynarlardı. Kırmızı çiçek varsa orada genç kız var, diyerek herkes davranışlarına dikkat ederdi. Ölüm varsa saygı ile yaklaşılır, aileye baş sağlığı dilenir, yapılacak bir şey var mı sorusunu sorarlar ve yardımcı olurlardı. Sonra 7 gün boyunca o eve komşular tarafından yemek taşınırdı. Hüzünlerine ortak olunur, onlarla birlikte yas tutarlardı. Radyo açılmaz, ses çıkarılmaz, bağıra çağıra konuşulmazdı.

Şimdilerde komşular birbirini tanımaz, gördüklerinde selamı bile esirger hale geldiler. Geçenlerde apartman komşumuz girişte asansör bekliyor, ben de dış kapıda 3 adımlık yerdeyim, gördü, kapıyı açtı içeri girdi ve gitti.  Bu kadar vurdumduymaz hali anlatmanın bir yolu olmalı. Bekleyebilir, asansörün 2’nci kez inip çıkmasını engelleyebilir, elektrik ve amortisman giderini azaltabilirdi (!) -bana vereceği selamdan vaz geçtim- L
Halbuki böyle bir davranış, betonlar içine kapatılan insanlardan beklenen beton yapıya çok daha uygun olurdu!

Türk kahvesi çok özel bir içecek – hatta derim ki, o kokudan bir parfüm yapılsa ilk alacaklardanım –
Çekirdekleri kahve sobasında kavrulur, özel değirmeninde her gün taze taze çekilir, bakır cezvede pişirilir, su ile birlikte misafire ikram edilir.
Neden su ile?
Sebeplerinden biri özel olmasından kaynaklı. Ağzını daha önceden yediğin içtiğin tattan arındırmak ve kahvenin tadına varmak için su önce içilir.
İkincisi ev sahibi gelen misafirin aç veya tok oluşunu önce içilen su ya da kahveden anlayabiliyor. Önce su içtiyse misafir aç, kahve içtiyse misafir tok. Bu inceliklerle, illaki söze dökmeden yaklaşmak ne kadar anlamlıdır. Şimdi düşünüyorum da, biz misafirlere çay mı kahve mi içersiniz diye sorduğumuzda annem kızardı, bu sorulmaz önce kahve yapılır, sonra çay derdi. İşte bu incelikleri bu şekilde öğrenmiş oluyorduk.

Bu güzel özelliklerimizi, bize tekrar hatırlattığı için #Serhat Doğan’a teşekkürlerimi ve saygılarımı iletirim. Kitabının adı “Hayalimdeki Türkiye”.
Şu hallere gelişimizi içten isyan ederek yansıtmış, geçmişimizin özellik ve güzelliklerini  özenle anlatmış.

Atatürk’ün savaş ortamında bile ülke için en iyi olan ne olabiliri düşünerek, hayata geçirmesini birer cümle ile nefis özetlemiş. Anlamak için bu bile yeterlidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına gidecek olursak bu kararlı fikrin nasıl vücut bulduğunu daha iyi anlarız.

21 Kasım 2018 Çarşamba

Hayatıma Dokunanlar - 2


Önce sayfaları çevirip resimlere baktığım, okuma-yazmayı öğrendikten sonra Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Aslı ile Kerem gibi incecik kitapları okur, resimlerine bakar, yazılanları anlamaya, ‘daima, asla, ömür boyu, sonsuz aşk, aşk ile dağı delme’ kelimelerinin ne anlama geldiğini öğrenmeye çalışırdım. Bu nedenledir ki, - sevgi yaşamımda hep ön planda oldu - Sonra ilkokuldaki hikaye kitaplarından kafamı kaldırmadan, Yaşar Kemal’in kitaplarındaki bölümlere yaslandım. Nazım Hikmet’in şiirlerini ezbere bilen ve en güzel ses tonu ile okuyan, okumamızı öğütleyen, yaşamlarını anlatan ortaokulun 1'nci sınıfında edebiyat öğretmenimizle tanıştım. Nasıl güzel anlatırdı, hep onun gibi olmak istedim. Ve kısa süre sonra, aşklardan, sonsuzluktan kopup, uzun adımlar atarak önüme konan dizi dizi klasiklere ve özellikle Rus Klasiklerine başladım. Bir gün bahçede ders çalışırken, en yakın akrabalarımızdan Ziya abinin usulca yanıma bıraktığı her biri birbirinden kalın kitaplar… Yüzüne baktım, ama nasıl, der gibi. Gururla baktı yüzüme. “Sen okursun” dedi. Hı hı ben okurdum.

Babamın çekirdeklerden yetiştirdiği binbir meyve ağacı olan bahçemizde köşelerim çoktu. Ders çalıştığım ağaç kiraz, dertleştiğim ağaç ceviz, oyun oynadığım ağaç dut, kuzumla oturduğum ağaç elma, kitap okuduğum ağaçlarsa en diplerde bana ulaşması zor olan her biriydi. Gövdeleri benim narin bedenimi çok güzel saklıyordu. J
Yeni kelimelerle karşılaştım; burjuvazi, aristokrasi, proletarya, kapitalizm, sosyalizm, komünizm, emek, sermaye… Ezilenler ve ezenler…
Ve devrim… Ve devrimciler…

Kitapları okuyup hiçbir şey yapmamak mı, yoksa kitapları okuyup pratik yaşama uygulamak mı? Bir sürü olaylar yaşandı, yaşadık. Ön plana çıkarılmaya çalışılan konular, bir sürü doğru içindeki yanlışlıklardı. Ya da ben öyle düşünüyorum.
O süreçte öğrendiğim; teoriyi pratiğe dönüştüremiyorsan devrimci olamazsın! Mücadele veren, yaralı, yoksul bir arkadaşına sırtını dönemezsin! Onu kansız beton zeminde bırakamazsın! İhanet hiç ama hiç edemezsin! Yakıp, yıkıp kaçamazsın!
Devrimi, sevgini yüreğinde taşıyarak, yeşerttiğin ve bir gün meyvelerini de alabileceğin çiçeklerle taçlandırmalısın. Taş, sopa ve silahla değil!...

V for Vendetta da söylenen söz gibi  “Dans edemediğim devrim devrim değildir”.
Bizim devrimlerimiz de böyle olmalıydı…
Atatürk’ün devrimleri gibi…


19 Kasım 2018 Pazartesi

Hayatıma Dokunanlar - 1


Ailem dışında beni birkaç adım daha ileriye götüren, hayatıma dokunup da hala aynı gönülde güzellikleri ile yaşayan insanlardan bahsetmek isterim.
İlkokul 3’ncü sınıftayım. 23 Nisan Çocuk Bayramı gösterilerine katılacağız. Babam en büyük ablamı ilkokuldayken yavru kurt yapmış.
Onun giysisi, tüm kız kardeşlerin gururla giydiği yavru kurt forması oldu. Abim de yavru kurttu ona ayrıca giysi alınmıştı, tabii erkek adam giysisi. :)
Herkesin hayranlık duyduğu bu kıyafet, ülkü insanına farklı bir özgüven ve asalet veriyordu.
Bayramlarda, Türk bayrağı ve flama taşımak, trampet çalmak ne ulvi bir çocuk sorumluluğudur, bunu yaşayan bilir!

Ne güzel bir anlatım;
“İzci, sözünün eridir. Şeref ve haysiyetini her şeyin üstünde tutar. Yurduna, milletine, ailesine ve izci liderlerine sadıktır. Başkalarına yardımcı ve yararlı olur.
Herkesin arkadaşı ve bütün izcilerin kardeşidir. Herkese karşı naziktir. Bitki ve hayvanları sever ve korur. Büyüklerinin sözünü dinler, küçüklerini sever ve korur.
Cesurdur, her türlü şartlar altında neşeli ve güler yüzlüdür. Tutumludur. Fikir, söz ve hareketlerinde açık ve dürüsttür.”

Tüm bu özellikler içinde, o atmosferi soluyan çocukların hepsi düzgün yetiştiler. Ezber yoktu yaşamlarında, kirlilik, itiş-kakış, kıskançlık, kin, nefret, hurafe, bağnazlık da…

Böyle bir bayram hazırlığı içindeydik. Ritmik trampet tınılarına kendini kaptırmış ve bayramda en önlerde yer alma duygusu ile yol almaya çalışıyorduk.  Bayram arifesinde abi ve ablaların çaldığı trampetlerin dışında elde var olan sadece 2 trampet. Onlardan biri yırtık, bir diğeri sağlam ve namzet olarak 2 kişi var. Biri ben, diğeri öğretmenimiz Ali Nekes’in oğlu Mehmet. Ya o sağlam trampet ile katılacak, ya da ben. Bir küçüğün aklı ile o zaman ki durumu değerlendirmek ise iki ayrı gözden akan birer damla gözyaşı ve kendi tarafından bir daha bakınca o trampet öğretmenin oğluna verilecek düşüncesi ve hüsran.
Hala aklıma gelince bu duyguyu bir kez daha yaşar ve sonrasında bir o kadar gurur duyarım. Ne hoş insanlara rastlamışım. O zaman farkındalığım ve şimdiki farkım…

Sevgili öğretmenim Ali Nekes, “bu sağlam trampet Zahide’nin olacak, bir diğerini tamir ettirebilirsek Mehmet’e verilecek. Olmaz ise bir sonraki bayramda Mehmet çalacak.” dedi ve her ikimizin de başını okşayarak yanımızdan ayrıldı. Hiçbir çocuğun şevki kırılmamalıydı. Öğretmeniz öğrenciler dağılınca okulda kalıp, kendi elleri ile tamir ettiği trampeti bayram sabahı ortaya çıkardı ve Mehmet’in omuzuna astı. Birbirimize ve öğretmen/babamıza gülümseyerek baktık.
Belki o zaman durumu kelimeye oturtmam mümkün değildi ama 'ayırımcılık' yapılmaması, 'saygın davranış, sevgi ve çözüm üretebilmek' gibi güzel duyguları minik dünyamda, ucu bucağı olmayan kocaman bir gönül sepetime rengarenk kurdele bağlayarak saklamışım.

13 Kasım 2018 Salı

Çileden çıkaran konular

Sabah sabah okuduğum gazeteden çileden çıktığım konular…

Şeker fabrikaları kapanıp hangi kafa yapısı ile hapishane açılır, bilen var mı? Tükettiğimiz tarım, hayvancılık ülkesinde yaratamadığımız istihdamın suça dönüşümünü mü bekliyoruz? Ya da açlıktan, yoksulluktan, evsizlikten, mutsuzluktan ‘yeter’ diyerek yollara düşeceğini düşündükleri halkı bir bir yakalayıp içeri tıkmayı mı?

Kendini din adamı sanan, sakallı (sakalı bile meymenetsiz), yaşlı-başlı, bugüne kadar yaşayıp da yüzünü ve ruhunu nura çeviremeyen, hani derler ya “nur yüzlü” nurun minicik bir zerresi bile olmayan varlıklar…
Ancak okumadan, araştırmadan, sağdan soldan duyduğu abuk-subuk safsata ve bağnazlıktan yararlanıp, ehil olmayan kafa yapısıyla ortada kirli kanduralarla ortalıkta dolaşıp, kendisini besleten sözüm ona şeyh, şıh ne olduğu belli olmayan kişilerden oluşan güruh. Aklı, yüreği, cesareti, sevgisi, saygısı, minnet duygusu ve güzelliğe hayranlığı olmayanlar, cehalete ve karanlığa yaslanıp ’huu’ çekerek Allah’a varacaklarını düşünüyorlar. Cennetle insanları kandırarak, tüm soysuzluğu, yalanı, dolanı ve edepsizliği ele alarak hatta iktidarsızlıklarını da yanlarına katarak “heyt var mı bana yan bakan” tavırlarıyla ortalığı birbirine katıyorlar. Aslında bu bir sarhoş narasıdır, onların ise sadece kendilerine zararı vardır. Ama bu türlerin zararı tüm masum halka - ortada kullanılabilecekleri Araplardan kalma bir dinin en kötü halleri var ya, zaten işlerine de geliyor- saklanabilecekleri en iyi köşe bu çünkü kullanıma açık, çünkü cahiliz. O köşelerde örümceklenen beyinleri, ezber yaşamlarıyla ve onlara biat eden zavallılarla vardıracakları hal ise ihanettir!!! Bir ihanet ettiğin ülkeden beslen, bir de bu ihanete destek verenlerden. İşte dünyalık bu! Ülke mi, Atatürk mü, onun, silah arkadaşlarının, ülkesini sevenlerin acılı ama dirençli mücadelesi mi, minnet duygusu mu, değer mi, ahlak mı, insanlık mı yok öyle bir şey!

Benim halamın kocası vardı amcam (aslında enişte), çocukluğumdan beri bildiğim beyaz sakala sahip, yakışıklı, her zaman temiz pantolon, gömlek ve ceket giyer camiye giderdi. ibadetini Allah için yapardı, siyaset için ya da hokkabazlık olsun diye değil.
Bizleri başımız açık, mini etek giyiyoruz, bisiklete biniyoruz, erkeklerle sohbet ediyoruz diye hiçbir şekilde eleştirmez, baskı yapmaz, aklına kötü bir düşünce gelmezdi. (Çünkü bizim de aklımızda kötü bir düşünce yoktu. Onlar abimiz, akrabamız, fikir birliği içindeki arkadaşlarımızdı.)

Atatürk’ü her zaman büyük saygı, sevgi ve hürmetle anardı.

Çocukların başını okşardı (yıllar sonra bunun nasıl güzel bir enerji olduğunu okumuş ve anlamıştım),çocukları çok severdi, halama çocukları sakın harçlıksız bırakma diye tembihlerdi, yerde taş bulsa kaldırırdı, ki yaşlılar, körler ya da benim gibi sakarlar takılıp düşmesin diye.

1 Kasım 2018 Perşembe

Saygı ve minnet duygusunu arka sıralara atanlar


Geçen hafta benim içimi burkan bir minik olay yaşadım.
Bir konu konuşmak üzere şirket yan komşumuz geldi, düzgün yapıda üst düzey yönetici ve patron. Bir şey içer misiniz diye sorduk, Türk kahvesi istedi. Bizim hanım kızımız 1 adet fincanla çıktı geldi, hafif sertçe masaya bıraktı. Bir de su alabilir miyiz diye rica da bulundum, arkasından su da geldi ve yine gayri nazik bir şekilde masaya bırakıldı. Konuşma uzayacağı için çay ikram etmek üzere mutfağa gittim. Elimde 2 çay ile birlikte nazikçe masaya bıraktım, diğer arkadaşımıza da şeker getirebilir misin dedim, yine sıradan bir şeker kabı ile geldi ve masaya bıraktı. Çünkü gelen benim misafirimdi, patronun değil!
Düşündüm, kürk her zaman yenebilir mi? Kürkü yersin belki ama ya insanlığı?
Ailemiz, bize, misafirlerimize her zaman özen göstermemizi öğütlemiştir.  Sunuşlarımız her kim olursa olsun, ayırım yapmaksızın aynı özende ikramda bulunulmuştur. Ayrıca bu özeni biz kendimize de gösteriyoruz. 

Küçük topluluklarda bunları öğretmeye kararlıyım.

Geçenlerde Trilye’ye gittik. Restoranda bir şeyler yiyoruz. Yaşlıca bir adam el arabasında, cılız ve titrek sesiyle, naylon poşet içinde nar, elma, ceviz ve kekik satıyor. O sese kıyamadım. Yavaşça kalktım elma ve nar aldım. Bedeli ödedim, amacım üstünü almamaktı...
Bana söylediği ise “Birinde 250 gr fazlalık var”
Yani, şimdi bu ne demek der gibi yüzüne baktım, “Peki o fazlalığı isterseniz alabilirsiniz” dedim, bekledim.
Eve geldiğimde her iki poşette 2’şer çürük nar ve elma. Olsun bu hiç önemli değildi.
Önemli olan ne biliyor musunuz?
Yine düşündüm, bunun adı “ayağı çarıklı mantığı mı, yoksa duyarlı bir yaklaşımı kazıklamak mı ya da bu düzene uyum sağlayan insanların topyekün elma ve ayva çürüğü gibi beş duyuda bıraktığı ve yayılmaya devam eden karakter çürümüşlüğü mü?

Gün yoktur ki, saygının yok edildiği bir durum yaşanmasın. Ya da haklara tecavüzün… Ya da çalışan şu beynimizin ve yüreğimizin almadığı alamayacağı durumları yaşamayalım, görmeyelim veya okumayalım…
Farklarla yaşıyorsak farkına varmamayı nasıl becerebiliriz ki…

TDK’ya göre edep:
edep, -bi    Ar. edeb
Toplum töresine uygun davranma: İyi ahlak, incelik, terbiye.
İlla edep illa edep. O yüzden Adabı muaşeret yani edepli toplum mutlu toplum demektir.

24 Ekim 2018 Çarşamba

İnsan büyüyünce...

Genç yaşlarımızda dolu dizgin peşinde koştuğumuz arkadaşlıklar, her çeşit insan yapısı ile zengin görünmeye çalıştığımız durumlarımız… Ne güzel günlerdi dediğimiz, durmadan program yaparak kendimizi ve etrafımızdakileri eğlendirdiğimizi sandığımız günler… Özlere inmeden yürüdüğümüz, tökezlediğimiz, az yaralarla  aynı yollarda tekrar yürümeye devam ettiğimiz, tekrar tökezleyip tekrar yaralandığımız, en sonunda ağır yaralar aldığımızla kaldığımız günler…

Şimdilerde kendimize bakınca geride kalan bu günlere aynı duygu ve düşünceleri paylaştığımız arkadaşlarımızla birlikte teşekkür ediyoruz.

Tabii ki tüm bunlara hata diye bakmamamız gerekiyor. İşte renkli, aktif, salakça gördüğümüz bu yıllar bizi, zaman içinde az ve öz dostlara yönlendirdi. Hani derler ya, “bir dostun varsa mutlusun, iki dostun varsa çok mutlusun, üçüncüsü varsa şapkanı koy ve düşün hata sendedir” İşte bu kadar öz ve güzel anlatılır.

Süzgeçten geçirdiğin, deneyimlediğin yaşamın, ortada dönen karakter yapılarının farkına vardığın, aydınlık bir yürek ve kafa yapısı ile değerlendirdiğin, arkadaşlıklardan dostluğa sıcacık evrilen sakin, güvenli, huzurlu, anlamlı küçük ama geniş karelerde olmanın gururu dünyamıza yerleştirdiğimiz en güzel duygudur.

Sağlam duruş, özgüvenden kaynaklanır. Özgüven ise karakterin doğruluğunu yansıtır. İnsan büyürken şekil değiştirmiyorsa dostluklarda bir o kadar sağlam adımlarla yol alır.

Öze; özenle, ince duygu ve düşünceyle yaklaşan, sıcaklığını soğuklarda bile hissettiren tüm dostlarıma sevgimle.

4 Ekim 2018 Perşembe

Sevgi ve İyilik

Sevgi ve iyilik…
Kişilere göre değişen kelimeler.
Sevgi “çok sevdiğim biri” Gerçekten mi? Kim, neden, nasıl, hangi anlamda?
“Çok iyi bir insan” kim, nasıl, kime ve neye göre?
Kullana kullana eskittiğimiz iki güzel ve değerli kelime.

Sevgi; saf, temiz, dürüst, sıcacık ruhtan aynı özellikteki ruha yansıyan en ulvi duygudur. Sorguya hiç ama hiç gerek duyulmayan değerdir. Gözlerin ta içinde görülen parlaklık kadar özeldir; sarar, sarmalar, yaşar, anlatır ve anlam yükler.

23 yaşlarında iş yaşamında tanıdığım, çok iyi dost olduğum, dostluk sevgisinden hiç şüphe duymadığım, vedalaşarak İsveç’e giden ve yerleşen, hatta unutulmaya yüz tutmuşken bir zaman sonra telefonla arayıp “Seni hiç unutamadım, maddi durumumu düzeltip seni gururla aramak istedim. Buraları gördükten sonra da böyle bir ülkede, medeni, çağdaş, temiz, düzenli, dürüst, çalışkan, güler yüzlü olan seninle yaşamak istedim. Bu sevgim seni gördüğümden bu yana hiç bitmedi ve bitmeyecek” diyendir…

Sevgiyi anlatabileceğim o kadar güzel örnekler var ki, onlar da bende saklı!..

İyilik; bu beni en çok düşündürendir. İyiliği ortada dolaşan birkaç konu karşılığında anlamlandırıyorsan, durmalısın! Bana göre; doğuştan gelen, yerleştiği yerde mutlu, ölçüsü olmayan, tertemiz akan, kimsenin görmediği bir güzelliktir. Yürek, akıl ve beş duyu organının bağdaş kurduğu yerden yaşamlara uzanan sıcacık eldir. Saftır, beklenti içinde değildir.

Bir gün yan komşunun apartman görevlisinin annesi çıkıp gelir, elinde bir sürahi dolusu ayran vardır.  “Sultan teyze bu ne” diye sorarsın, der ki; “biz apartman etrafında iş yaparken senin o güzel annen tost, poğaça, kurabiye, meyve ve ayran ikram ederdi. Bu ayran annenin ruhu için. 
Annemin ölümünden sonra kuşlar da balkon etrafını terk etmiyorsa yıllardır keyif ve beklentisiz besledikleridir. 

21 Eylül 2018 Cuma

Herkesin hikayesi


Ne hayatlar var; yaşadıkların, yaşayarak gördüklerin, dinleyerek ve okuyarak bildiklerin, ya da yanından geçerken selamlaştıklarının gözlerinde yatan gerçek hikayeler…
Sokaklar besler insanı, özellikle kış akşamları evlerden yansıyan sarı ışıklar, yanan bir-iki mum, cılızca süzülen beyaz ışıklar altında seven, nefret eden, acı çeken canlı-can (sız) insanlar…
Ve herkesin bir hikayesi, yarası, acısı, sevinci, sevgisi, aşkı, neşesi…
Elinde defterini, kalemini ve kulaklarını sonuna kadar açtığın o hikayeler!
Yıkılan evin yanındaki asırlık palamut meşesini kucaklayıp öpen ve gözlerinden yaşlar döken teyzeler, teyzeleri görüp ağacı kucaklayıp, gözünden yaş akıtan genç, ağaç sevgisi mi,  ağacın yaşına saygı mı? (Bu ağaç neler gördü, neler işitti, ne çok serüvene kucak açtı, kucaklaşan aşıklar, ağlayan terkedilmişler, benim gibi her mevsim güzelliğine hayran bakışlar…)
Bakkalda bir teyze, tertemiz yüzlü. Ortada 2 şişe süt, 2 ekmek ve az biraz nevale. “Oğlum deftere yaz” dedi. Üzüldüm! Baktım bir elinde baston. Yaşlılık ağırlığı ile hafifçe bakkala döndü “ben bunları nasıl taşıyacağım?” dedi.
Hiç düşünmeden “ben size yardımcı olurum” dedim ve koluna girdim, gözleri ışıl ışıl, minik minik sorular sordu, kimim, nereliyim vs., baktı ve “ne güzel bir insansın” dedi. Ben de “siz de güzel, pırıl pırıl, tertemiz bir insansınız ve anneme benziyorsunuz” dedim. Onun üzerine bana anlattığı;
Peygamberimiz’e bir gün Eblicehil rastlamış ve şöyle demiş
-          Ya Muhanmmed ne çirkinsin, senin gibi çirkinini görmedim.
Hz. Muhammed de ona
-          Doğrudur, demiş
Biraz sonra Hz Ebubekir, Hz. Muhammed’e rastlar ve görür görmez
-          Ne kadar güzelsiniz, der. O da ona,
-          Doğrudur, der.
Bu diyaloglara şahit olanlardan biri,
-          Ebucehil “ne kadar çirkinsiniz” dedi, doğrudur dediniz, Ebubekir “ne kadar güzelsiniz” dedi ona da doğrusun dediniz. Sebebi nedir?
O da der ki;
-          Bizler ayna gibiyiz, bakan kendisini görür. Dolayısıyla Ebucehil baktı, kendisini gördü. Ebubekir de baktı o da kendisini gördü. Sonuçta ikisinin söylediği de doğru.
Cevabım o nedenle böyledir.


19 Eylül 2018 Çarşamba

Tahammülsüzlüklerimiz mi?


Korku duvarları içinde olanlar; o duvarlara bir tekme atamayacak, sesini duvara bile yansıtamayacak kadar korkaklar. Gölgeleri düşse akan suya ondan bile korkup kaçacak kadar kabuklarındalar.

Üst makamlardan, zenginden, patrondan, büyük ve lüks arabadan, öğretmenden, ana ve babadan, iri-yarı insanlardan, kuştan, köpekten, kediden hatta kendinden korkarak yaşamlarını pısırıkça sürdürmeye devam edenler…

Cesareti, kıvraklığı, iş bitirmeyi, aktif olmayı, bir kişinin eğilmeden, doğru bildiklerinin arkasında durmayı, yaşama renk-ahenk ve işlerlik sağlamanın bir erdem olduğunu unutanlardan rahatsızlıklarımız gün geçtikçe artıyor.

Cehalet ise ayrı bir konu. Bir adım ileri gitmek istemeyen, ezbere dayalı, sağdan soldan duyduğu safsatalarla kendini daha da aşağılara çekmeyi hedefleyen yaratıklar. Dünyada, Türkiye’de ne mi olmuş, pek umurlarında değil.
Çitle çekirdeği at yollara, izle abuk sabuk dizileri ve programları, aktar sağa sola. Sonra gerçekmiş gibi oyunculara say dur.
Ve sonra takıl bir efendinin tükürük saçan sözlerine ve köleliğe devam et.

Saygısız güruh da yollarda… Çarpa çırpa, tüküre-ata, bağıra-çağıra, kaba-saba, zevksiz-renksiz-ışıksız bakışlarla…

Özele tecavüzcüler de her yanda… Zamana, hakka, mekana, ruha, akla, bedene, zevke, sanata, tarihe, bilime, ilime, çocuğa, gence, yaşlıya, hayvana.

Müsaade istemeden adım atmak, atmaya çalışmak nasıl bir cürettir ki…

Yargılayanlar... O, beni kıskandı, yan baktı, imalı söz etti, böyle dedi, tarzımı beğenmedi, yaşam biçimime karıştı.

Gerçekten ama gerçekten artık katlanamıyorum. Birbirini anlamayan, anlamaya çalışmayan, agresifliği cesurluk sanan sürekli dikenli tel üzerinde oturup rahatsızlıklarını ortaya koyan insanlardan sıkıldım.
Salak yerine koymalarından bıktım.
Dinlemeyen sürekli konuşanlardan serseme döndüm... Dünyada sadece kendileri var ve sadece kendileri önemli. Dikkat etmedikleri, dinlemeyi bilmedikleri, çarığın içine soktukları kafaları ile her konu unutulmaya ve unutturulmaya mahkum (Bilmemenin, değerlendirememenin bilmişliğe dönüştürülmüş egoizm ve sadizmi).  

Kendilerini görmeyip, ha babam hassas konularda pislik atanlardan gına geldi.
Düşünmeden konuşanlardan, ana konuları kapatmak için laf cambazlığı yapanlardan, yüzleri hiç kızarmayanlardan, meşin meşin dolaşanlardan…
Yalak(a)larda dolananlar, yıkananlar, her türlü pisliği içlerine alıp, dışlarını aklamaya çalışanlar midemi bozdu, tiksinti ile bakmak bana yakışmıyor ama gerçek bu ki, tiksiniyorum!

17 Eylül 2018 Pazartesi

Özlemlerimiz mi oldu ne?

Zafer Gözde'nin sorgusunun dile dökülüşü... :)

Plastik bizim eve hiç girmedi diyebilirim. Bakır kazan, bakır leğen bulunurdu. Çok sonra annem çamaşır sepeti almıştı.

Su testileri vardı, su bitince yenisi doldurulurdu. Petler gibi boşaltıp çöpe atmazdık. Turşu, reçel, salça için toprak çömlekler bulunurdu, bitince sonraki sene için saklanırdı, atılmazdı. Çuval içinde un, şeker, pirinç vs. Ya da anacığımın elleriyle diktiği keselere konurdu (hala birkaç tanesini içine erzak koyup saklarım), ağzı bağlanır ve kilerde (kerpiç kilerler buzdolabı soğukluğunda, tertemiz, doğal) saklanırdı. İçine girince birbiriyle uyumlu mis gibi kokular yayılırdı.

Kuyudan kullanmak için su aldığımız kova çinkodan yapılmış bir taşıyıcıydı. Buzdolabı yoktu, karpuzları yıkar, file ile kuyuya sarkıtır, 1 saat sonra buz gibi alırdık.

Çarşı filelerimiz olurdu, görgüsüzlük olmasın diye mutlaka kese kağıdına konur, o şekilde fileye bırakılırdı.
Evet sebze ve meyve artıklarını güle oynaya komşunun ineklerine verirdik, mo’lara elimizle yedirmek müthiş bir keyifti. Ekmek artıkları…vb. tanelerle tavuk ve kuşlar beslenirdi. Etlerin kemikleri de bobicikleri şenlendirirdi…

Kullanılmayacak kağıtlar, ceviz, fındık vs gibilerin kabukları çıtır çıtır sobada yakılırdı. Zeytin yağı tenekelerine çiçekler ekilirdi.

Çamaşır yıkandıktan sonra arda kalan közde yemek, özellikle kabuklu patates içine gömülür, lezzetine doyum olmazdı. Bakır çaydanlık ve demlikte çay, bakır cezvede kahve pişer, mangallarda ve soba üstünde ekmek kızarırdı. Aaa sahi bir de sacayağımız vardı. :)

Halis muhlis tarlalarda gördüğümüz buğdaylar değirmene gider, öğütülür, çuvallara konur ve getirilirdi. Saçta yapılan ekmeğin, yayık tereyağı ile birlikte sıcacık yenmesi, yanına bir de taze ceviz katkısı ile lezzetine doyum olmazdı. Ya anacığımın, ablalarımın yaptığı tel tel Boşnak böreklerinin kokusu taa sokağın başından burnumuz, ardından gözümüz ve midemiz için hazırlanmış muhteşem bir şölendi.

Ah o kokular, ah o doğallık!!!

Aslında bizler, hiç bir şeyin israf edilmediği bir yaşama bağdaş kurmuştuk. Son yılların naylon poşetlere girmiş yiyecekleri, onların albenisizliği, lezzetsizliği ile baş edebilmenin yollarını bulmaya çalışmak az da olsa yaşamımıza gülümseme getirebiliyor. Saksıda yetiştirilen semizotu, fesleğen, nane, kekik, maydanoz, soğanın bile farklı bir lezzeti var...

Ooo, anlatılacak ne çok şey var. 



11 Eylül 2018 Salı

Süt Çorbası


Tesadüfen bir dergide okuduğum önce adını, daha sonra özetini ve okuduktan sonra da anlatılanlara hayran kaldığım bir kitap. İçinde anlatacak çok şey var, okursunuz düşüncesi ile paylaşmayacağım. Adı bende saklı! :) (Mutluluğa Dair Bir Düşünce-Carlo Petrini,  Luis Sepulveda) Carlo Petrini, 1986'da uluslararası Slow Food hareketini başlatan yazar)

“Slow food-yavaş gıda, slow city-yavaş şehir, slow live-yavaş yaşamak :)

Hiçbir yiyeceği telef etmeyen toplulukları anlatıyor. Ve kısır topraklarda bile ortama uygun yiyeceklerden bin bir çeşit yiyecek, içecek yapabiliyorlar. Gastronomi, her ev kadının elinde var olan malzemelerle ortaya koydukları mis kokulu yemek kültüründen doğduğunu ifade ediyor ve buna katılıyorum.

Ülkelerin insanlarına karışmak, yeni insanlar tanımak ve doğallığa yaslanmak. “Uff yeter doğallık sözlerinden bıktık” diyenler olabilir ama ben yine doğada, doğallıkta, sade, dingin yanı sıra daha da derinleşerek yaşamayı tercih edenlerdenim.
Bu durum, insana; sükunet, mütevazılık, dik durmak, enerji ve mutluluk veriyor. Pes etmiyorsun.
Devrim neden yapılır, insanların mutluluğu için. Paylaşım neden vardır, insanların mutluluğu için. Üretmek neden vardır, insanların mutluluğu için. Sevgi neden vardır, insanların mutluluğu için… Sonuçta her şey insanların mutluluğu için olması gerekirken, mutsuzluğa çevirdiğimiz yaşam!!!

Arjantin’de ilişkiler çıkmaza girince eşler psikologlara gidermiş (bizde ve batı dünyasında olduğu gibi) Şili’de ise şöyle bir durum yaşanıyormuş. Canı sıkkın olan eşler, psikoloğa gideceğine, 4 kg dana, 4 kg kuzu eti veya tavuk eti alarak kendi yaptıkları özel soslarla, közde pişirdikleri etleri etrafındaki insanları çağırarak, sabaha kadar yemek eşliğinde sohbet, dans ve müzikle birlikte sıkıntılarını giderirlermiş. Ne kadar doğal bir yaklaşım, “acılar paylaşıldıkça azalır”.

Bugün okuduğum bölüm de ise dikkatimi çeken bayat ekmekle yedikleri “Süt çorbası” bana neler hatırlatmadı ki… Süt çorbası dediği annemin çocukluğumuzdan beri zaman zaman sütün içine koyduğu Türk kahvesi ile ikram ettiği sütlü kahve. Ve bunu gelenek halinde her bayram sabahı içirdiği ve şimdi bizlerin de bayram sabahı var olan aile fertlerine ikram ettiğimiz içecek.
Çocukluğumda sıkça başım ağrırdı, ağrı ile birlikte midem bulanır vs. ve sonra uyurdum, uyandığımda (nasıl hissederse?) evin iç merdivenlerinden tek tek inen halam, içine ekmek doğranmış, yoğurt kasesi ile birlikte gelir, sevecence başımı okşar, elindekini uzatır “hadi kızım biraz ye” derdi. O gün bugün hem süt çorbasını :) hem de  başucuma bırakılan ekmek doğranmış yoğurt çorbasını :) çok severim. 

Not: Slow Food, 1986 yılında fast food ve hızlı yaşamın yükselişine, yerel ve geleneksel gıdanın yok oluşuna tepki olarak, insanların yedikleri gıdaların tadı, nereden geldiği ve gıda seçimlerinin dünyanın geri kalanını nasıl etkilediği hakkında bilinçlendirmeyi amaçlayan uluslararası ve halk destekli bir örgüt. Sloganı da "Herkes için iyi, temiz ve adil gıda"... 
Türkiye'de "slow food hareketi" Seferihisar, Germiyan Köyü'nde başladı.


10 Ağustos 2018 Cuma

Yalnız değiliz!


Evde ekmek kalmamış ama  farkına da varmadım. Aksi hiç üşenmeden ekmeğimi yapardım. Bu demektir ki, ekmekle aram pek yok! :)
Kuş bebeler beslendi ya, onların doyması yeterli…
Sabah saat 07.00 köşedeki kafeye oturup, bir lokma bir şey yiyeyim dedim. Gözüm durmaz ya, yine takıldım etraf insanlarına. Ne çok malzeme var ortalıkta; ülkemin betonlaşmış insanları, ruhsuz beton yığınları, köhne sokaklarında…

Önce kafe sahibine minicik bir uyarım oldu, mahalleliyiz ya! Bir hafta önce sevdiğim mahalle arkadaşlarımdan biri köşede beklerken beni görmüş, yanı sıra kafe sahibinin atletle ortalığı düzenlediğini fark etmiş ve midesi bulanmış. “Oradan bir şey yeme” dedi. Haklı. Ben de bu sabah kibarca uyardım. Cevabı ise “çok sıcak, o nedenle yapıyorum, üzerimde atlet var, niye rahatsız oluyorlar ki” oldu. Ben de “atletten (bahsettiği üzerinde sünmüş, sarkan göğüs ve kol kıllarının ortada olduğu atlet) geriye kalanlara bir baksanız rahatsızlığı anlarsınız” dedim. Utandı, “haklısınız” dedi. Ve bu aklıma geldi, bir şey yiyemedim. Sadece çalışan Gürcü gencin elinden çay içtim, sesli sessizliğinde seslenişlerini duyarak… Dilini unutmuş, başka dile tutunmuş, ürkek bakan gözlerinin farklı anlatımında, anlamamaya anlam katarak yaşamaya çalışıyor.

Etrafa bakındım, eğri-büğrü, kaba-saba insanlar. Başka tarafa başımı çevirince gördüğüm tek-tük düzgün yapılı insanlar…
Neyse bir değil, birkaç genç uykulu halleriyle, ellerinde telefonlar ilk buldukları banka oturup, sanal dünyada yaşam arıyorlar. Diğer taraftan kulaklarını tüm seslere kapamış, yine elinde telefon arabesk müzik dinliyorlar.
Sarsmak istiyorum; “bakın ne hoş bir-iki genç kız geçiyor ve ne hoş delikanlılar, ekmek parası kazanmak peşinde yollara düşmüş, etrafa muzip bakışlarla yaklaşıyor, belli ki yaşamla barışık, sanala saklanma gereği duymuyor.  Sahiplerin gezdirdiği sevimli bobilerin, babasının elinden tutmuş ekmek almaya giden at kuyruklu tatlı-şirin kız çocuğunun (bugün ben de atkuyruğu yapmışım :)) başını okşayın, kafanızı kaldırın güzellik dolsun dünyanıza” demek istedim, diyemedim.

Özgün olan, gözü ve kulağı okşayan başka köşelerde dolaşmak, sıkıştırılmış çirkinlikleri bertaraf edip, ruhunla özdeş insanlara, gözüne hoş gelen görüntülere ‘merhaba’ demek, diyebilmenin yansımalarını etrafındaki güzellere aktarabilmek çok daha anlamlı olacak.

Hiç yalnız değiliz ama hiç...

Etrafımızda tanıdığımız, sohbet ettiğimiz, bizi destekleyen yanımızda olan insanlar dışında, yeni tanıdıklarımızdan bize özenle sunulan insan ruhları, yaşanılan güzel anıların dışa aktarımı hepsini yoğurup öze kattığımız, kendimizi bir adım daha ileri taşıdığımız, taşıyacağımız günlere özlem duyarak, onurumuzu, idealizmimizi gerçekleştirmek için parke taşlar üzerinde seke seke neşe ile yürümek, bunca güzellik varken hedefe odaklanmak mihenk taşımıza bir kez daha sarılmak ve sevmek. Bunu her gün yenileyerek baktığımız her noktaya yerleştirmek, gayemiz olmalı!

27 Temmuz 2018 Cuma

Ulvi Yürek


Zaman zaman yani az eski zamanlarda 😁 az yanılsam da, yanılgılarım o dönemden bu yana dur durak tanımadan doğru insanları yaşamıma taşımaya devam etti ve ediyor da… Asında başka pencerelerden bakınca az eski zamanlarımın yanılgıları hep doğruyu/doğru duygu ve düşünceleri getirdi bana. İyi ki yanılmışım ve YÜREĞİM, AKLIM BURADA ve HOŞNUTUM!
Asında bakınca o kadar düzgün insanlar yaşamıma dokunmuş ki; doğruluğun, güvenin, dürüstlüğün, idealizmin, insan sevgisinin en güzel taraflarını yaşamıma katarak çamurlu yolları değil, etrafında yeşeren rengarenk çiçek açan güzellikleri görmüşüm. Aldığımız terbiye, ahlaki güzellik, özen, incelik, zarafet, dingin bakış, duruş ve saygı katlanarak büyümüş. Hala tertemiz bakan dünya insanları olmak da ayrı güzellik… Bir arkadaşım, bir insanın gözlerine bakınca, o gözler kendini, karşısındaki insanın gözlerinden kaçırmıyorsa, yüzeyde ve derinde tertemiz bir görüntü ve pırıltı varsa ona güven! İşte bu güveni insanların gözlerinin derinliklerinde bulmak, müthiş bir duygu…

Kimin ne olduğu değil, kimin yüreğiyle baktığı önemli!
Can Yücel demiş ki; “bazen tek ihtiyacımız olan, bir el ve bizi anlayacak bir yürektir.” 
Can Manay da der ki; “İnsanları hayatından hata yaptığı için değil, umudun olmadığı için çıkarırsın”
Kimileri renkli ve ahenkli, kimileri sade ve derin, kimileri karmaşık olsa da yüreklerinin taa içini görebilmektir anlamlı olan… Bunu da Zahide demiş. 😄
Şimdi yaşamıma dokunan kanatlarını saklayan hatta “söyleme utanırım!” diyen bir melek-insan güzelliğini anlatacağım.
Kendisini birkaç sene önce tanıdım, yerdeki taşı bile incitmeyecek yumuşaklıkta yürüyen, sesiyle uçuşan bir kelebeği bile yormayan, özeni kucağına alarak herkese sevgi, merhamet ve güzellik taşıyan bir güzel.
Önce Engelsiz Sanatçılar’ın tiyatro oyununa götüren, sonra özel bir etkinliğe davet eden. Orada, tüm engellileri engel tanımadan aşan ve kucaklayan bir dostun gözlerine baktım. O katkısız sevgisi duyarlı olan herkesi büyüleyecek kadar anlamlı idi. Bir taraflarının eksikliğini hissettirmeden, çocukların gözlerine sevgiyi, dudaklarına kocaman fiyongu ve başlarına yıldızları kim/kimler yerleştirebilir ki?

Daha sonra duyduğum bir haberle ‘işte ancak onun gibi bir insan bunu yapar’ diyebildim. Uzun süre elime telefonu alıp ‘bravo güzel yürek’ diyebilmek 3-5 günümü aldı. Hiç tanımadığı bir insanın ölüm gününü 1 ayın çok ötesine ertelemeye çalışacak kaç kişi çıkabilir? Kaç kişi sağlam olan karaciğerinin yarısını verebilir? Düşündüm; yaşarken aile fertlerimin ve çok sevdiğim insanlar dışında tüm riskleri göze alıp, hangi organımı verebilirdim, insanları sevmeme rağmen bunu yapabilir miydim? Biraz hayır, biraz evet ama çokça zor bir karar olabileceğini düşündüm.

Ve işte bu ulvi yürek, insan acılarını taaa içinde hisseder. Acıları hissettiği kadar sevinçleri, sevgiyi de dibine kadar yaşar ve yoluna devam eder…

"İnsan insan dedikleri, insan nedir şimdi bildim."




3 Temmuz 2018 Salı

İnsanlara Hayranlık...


Bir psikiyatristin hümanist gözüyle bakması, o düşünce ve bakış açısı ile insanlara nefes olabilmesi ne güzeldir.
Bu günümüz dünyasında ‘İnsanlara hayranım’ diyebilen kaç kişi vardır veya  iyi-kötü, zengin-fakir, sağlıklı-hasta, güzel-çirkin, eğitimli-eğitimsiz kim olursa olsun hiç ayırmadan kocaman kucaklayabilen?
Bireysel değil önemli olan toplumsal bakış açısıdır. Ülke insanlarımıza bakınca, acılı bir yaşam tarzı görüyoruz. Ezilmişliğin, sevgisizliğin, saygısızlığın, hoşgörüsüzlüğün, eğitimsizliğin, insanları getirmiş olduğu noktalar hep aynı.
İnsanlarımız boşlukta bir yerlere savrulup gidiyor. Hastalıklı varlıklarını bir sonraki nesle farkında olarak ya da olmadan aktarabiliyor. Evli evinde mutlu değil; paylaşmayı, güven duymayı, sevmeyi bilmiyor. Hasbelkader eee herkes evleniyorsa ben de evleneyim, aman evde kalmayayım, cinsel yaşamlarını ancak ve ancak bu şekilde sürdürebileceklerini düşünerek bir araya gelmenin ruhsuzluğunu yaşayanlar. Ve ayrı köşelerde diyalogsuz bir şekilde standart kadın-erkek muhabbetsizliği ile zaman geçirenler. Bir de çocuk/çocuklar olduysa saç-baş süpürgesi ile ite-kaka yaşamı sürükleyenler.
Dinin güzel taraflarını almayıp, okuyup araştırmadan, en iyi bilenlere sormadan, yalap şalap insanların yorumlarıyla kendilerine bir korku yaratıp iyice dibe batanlar.
Yapıyı tamamen çözebilmek için sosyolog “Vikipedi’ye göre; sosyoloji ya da toplum bilim, toplum ve insanın etkileşimi üzerinde çalışan bir bilim dalıdır. Düşünen, sorgulayan toplumları ve yaşamı eleştirel şekilde inceleyebilen, analizler yapark toplumun gelişimine katkı sağlayan bireyler yetiştirmeyi amaçlar.” olmak isterdim. Bozuk olan genlere yapılacak bir şey yok ama bu hale neden geldiği ise çokça toplumu oluşturan bireylerin nereden geldiği, kimlerin yetiştirdiği, nelere maruz kaldıkları, yanlış yönlendirilmeleri ve bilmemelerinden kaynaklıdır. Önce diplere inip, ‘insan’ a dokunmanın ne olduğunu öğretmek gerekir. Emir verilen, dayakla, kötü muamelelerle, hiçe saymalarla yönettiğimiz köleler olmadığını defalarca anlatmak, kendilerine nasıl sahip çıkacaklarını, saygı, sevgi ve dost sıcaklığı içinde nasıl yaşanabileceğini bıkmadan-usanmadan empoze etmek bizim görevimiz olmalı!  Ne acıdır ki; her gün çocuklara, kadınlara, hayvanlara yapılan eziyetler, kaçırma, öldürme, tecavüz etme haberleri okuyoruz. Ve her gün toplum daha da çok kirleniyor, şiddetleri çoğalıyor. İçimiz kusuyor, yaralarımız irin akıtıyor… Ve belirli bir kesim keyfinde, her şey yolundaymış gibi eğlencesinde, egoizmin kollarında sırıtan suratları ile cirit atıyor.

Uzun zamandır düşünüyorum, uykularım kaçıyor. Bu durumları çok fazla içselleştiren bizler, toplumun gelişimine katkı sağlayacak neler yapabiliriz, bunu ele alarak iyileştirme yolunu nasıl bulabiliriz.

Ahlakı bilmeyenler, genel ahlak kurallarını hiçe sayanlar. Kültürü bilmeyenler, her fırsatta yok etmeye çalışanlar. Eğitimi sadece imam hatip sananlar… 02.07.2018



28 Haziran 2018 Perşembe

Hesaplaşmak mı?


Tüm yaşananları yakın zaman içinde biraz daha sindirerek ve hatalarımızı görerek sıkı bir organizasyon ve disiplin içinde ele alsak daha iyi olmaz mı acaba?
Yıllarca yaptığımız hataları yapmaya devam etmemeliyiz. Aynı grup insanları biraz daha sağduyu ile yaklaşıp, yerden yere vurmak yerine daha doğru nasıl ilerleriz, ona bakmalıyız. Büyük burunla bakmaktan, bize benzemeyenleri küçümsemekten, vazgeçmeliyiz. Aman sendeciliği bir yere bırakmak gerekiyor, nasıl olsa bir yapan var diyemeyiz, yüzümüzü diğer tarafa çeviremeyiz. Çok bilmişliğin egoizmi ile hareket edemeyiz. Teorimiz varsa, pratiğimiz de olmalı! Mahallemizde kimler yaşıyor, kimlerle kol kola yürüyebiliriz, hangi anlamlı üretkenliği etrafımıza empoze edip, uygulamaya geçip, yeni, çalışkan, paylaşmayı bilen, artı değer katacak insanlarla yol alıp, çehreyi ve çevreyi değiştirebiliriz. Birlik, akıl, strateji ve ahlak yoksa ne yazık ki hiçbir şey olamaz.
Hep suç ve suçlu aramak ne kadar doğru? Bugünkü sonuçlar son iki aya ödetilemez. Sanırım yıllardır yapılan yanlışlara yumduğumuz gözler, önümüzde bulunan net görüntülere yeni açıldı. Ama biz hala aynı havanlarda aynı suları dövmeye devam ediyoruz. Konuş ve yaz tek yaptığımız bu, ne yazık ki daha öteye gidemiyoruz. Çevresini tanımayan, kimlerle yan yana olacağını, olması gerektiğini bilmeyen kapalı bir yapı içinde debelenip duruyoruz.
Ne yazık ki enerjimiz kendi içinde sıkışıp kalmış. Tembeliz…
Düzgün yaşam şeklimizi yitirdik. Hastayız…
Paylaşmayı unuttuk. Egoistiz…
Derli toplu olmayı unuttuk. Çirkiniz…

18 Mayıs 2018 Cuma

Ben'i iyileştirmek


Yaşam sadece günü kurtarmak değildir. Gün içinde yaşadıklarımızı, yaptıklarımızı, düşüncelerimizi, tartıştığımız konuları, akşam yemeğinden sonra, temiz bir örtü yayıp, masaya yerleştirerek, onlarla hesaplaşmayı adet haline getirsek… Ya da yatağa yattığımızda, yumuşak bir yastığa kafamızı koyup, gözlerimizi kapatıp, özeleştiri yapabilsek… Karşımızdaki insanları suçlamak yerine ‘ben’i birazcık irdeleyebilsek; ‘ben’imiz nerelerde tavan yapmış, ‘ben’i neden olduğu gibi bırakıyorum, neden onu az da olsa birazcık iyileştiremiyorum, sen’e dönüştüremiyorum, sorularına cevabımız olmalı! O zaman, belki daha iyiye yolculuğumuzu başlatmış oluruz, ne dersiniz?

İnsan büyüyünce yaş almakla kalmayıp, olgunlaşmalı! Her şeyi bilirim, bir tek benim doğrum var, en iyi ben yaparım, en iyi ben kullanırım, ben kimseyi rahatsız etmem (deyip, ettiğinin farkında olmayan), sevgi doluyum, herkes beni sever cümleleri sadece yüzeye dokunmak, yüzeylerde dolaşmaktır… Bu gibi vazgeçemediğimiz duygu ve düşünceler, tepkiler, geçmiş ve gelecekteki hesaplaşmalarla değil, empati yaparak diyalogda olduğumuz insanların hassas köşelerine biraz göz atarak, sevgiyi sözde değil, özde yaşayarak, insanların ruhunu görmeye ve onları ayakta tutmaya meylederek ilerlersek daha güzel çizgiler yakalamış oluruz. Belki çok fazla bedel ödüyoruz ama bir insanın yüzünde uçuşan kelebekleri görmek, sonuna kadar sana güveniyorum demesi çok daha anlamlı değil midir?
Ortada dolaşan, gündemlerinde ve yaşanılan günlerde, var olan zayıf noktaları; hassasiyetin üzerine giderek, kıskandırmaya çalışarak değil, onların üzerinde durmadan, kafalarını başka taraflara çevirmelerine yardımcı olmak için efor sarf etmek çok daha doğru olmaz mı?

Şaşırmak istemiyorum ama hala şaşırıyorum!  Üzülmek istemiyorum ama hala üzülüyorum!
Bir şeyler değişsin diyorum ama değişmediğini görüyorum…

15 Mart 2018 Perşembe

Sadeliğin derinliği


Son zamanlarda o kadar çok şeye şahit olup o kadar çok şey dinledim ki…
Sonra dedim ki; hakikatten önce ekmek bozulurmuş, bozuldu (aslında insan bozulduğu için ekmek bozuldu)…. Sonra peynir, zeytin, sebze, meyva ve tüm bunlara benzer şeyler… Ve insanlar… İki ayağı ile dolaşan incelikten nasibini almamış, gösteriş meraklısı, edepsiz, ahlaksız, menfaatçi, 3 kuruşa tamah eden, yanında yangın çıksa, komşusu yansa bir damla su dökmek istemeyen varlıklar…
Bir zamanlar sapsade, tertemiz, gözlerinde insan sevgisinin güneş gibi pırıltısını görürdüm; ısıtırdı, sarardı, korurdu… O sadelik altında yatan derin bir dünya vardı; o derinliklere indikçe yaşamı, insanlığı, saygı ve sevgiyi sorgulamış, özümsemiş, yaşamış ve yaşantısına katmış arınmış yüreklere hayran kalırdım. Derdim ki, “sadeliğinin yanında derinliği olan insanlar”.
Şüphe, kuşku, yalan, iftira, dolandırmak, kandırmak, ihanet etmek son dönemlerin tipik karakteri oldu.

İNSAN mı? Tartışılır…Aslında tartışmak bile istemiyorum. Bozulmuşluğun tartışması olamaz! Topyekun düzeltmek, ahlaki değerleri önlerine sermek, sadelik içinde derinleşebilmek, gözü ve gönlü tok insanlar yetiştirebilmek…Bunca bozulmuşluğa şaşırıp kalmak, tek başına yete-memenin sancısını, bir de tek başına çekmek, zor çok zor bir iş.

Her konuda sessizleşen, elindeki imkanların yok olmasından, bir lokma ekmek çabası verirken o ekmekten de olmak korkusundan sindikçe sinen bizler… İkinci büyük sızım da bu ya da buna benzer konular. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” yok artık, o yılanlar hepimize dokunuyor ve bizi öldürmüyor, iliğimize kadar sömürüyor, yaşam enerjimizi yok ediyor ve süründürüyor… Sabah kalktığımda yine güneşe günaydın diyorum, yine çiçeklerimi, kuşlarımı seviyorum, yine insanlara dokunmak hoşuma gidiyor ama insanlığa dair umudum bulutların arkasına saklanıyor.

Lütfen hepimiz umudu gerçeğe dönüştürmenin yollarında olalım, çabamız ülkemiz ve ülke insanlarımız için olsun.

26 Ocak 2018 Cuma

Sevgi Ne?

Sevgi mi?
Yahu sahi sevgi ne, ayak altına düşürülen mi, ortalıkta dolaştırılan mı, yoksa özel yerlerde saklanan mı?
Yüreğime soruyorum, o da diyor ki; yüreğinde sakladığın, gördüğünde, hatırladığında ışık ışık gözlerle baktığındır.
İnsan sevgisi, hayvan sevgisi, doğa sevgisi…
ABD’de 13 yaşında bir genç-çocuk Kaan, dernek kurmuş, adı “Kids4 Community”. Yürümeye başladığından bu yana hep birilerine yardım etmeyi öğrenmiş ve uygulamış. Belki de yürekten gelen bir el vermekle doğmuş, kim bilir? Her ne ise ve şimdi ABD bu genci konuşuyormuş. Amacı, dernek adına yardım toplayıp, ihtiyacı olanlara destek olmak…
Babam bırakın ağaçları, yapraklarına bile zarar gelsin istemezdi. Biz çocukken ve meyvaları koparmaya çalışırken “meyvayı elinizle tutun nazikçe kıvırarak koparın, incitmeyin, eğer çekerek koparırsan incecik dallar da kopar ve sonraki senelerde küser, size meyva vermez” derdi.
Hayvanlar, ailem için özeldi ve benim için de çok özeller. Koca kafalı beyaz kuzumuzu biberonla besler, okuldan gelirken köpeğimiz gibi bizleri karşılaması, merdiveni bizimle birlikte çıkması unutulacak gibi değil. Ağaca yaslanıp, okuduğum kitaplarda onların pati izleri var. Ve her sabah perdeyi açtığımda cam kenarında bekleyen güvercin, kumru ve serçeleri görmekte ayrı güzellik. Onları sessizce sever, saygıyla yaklaşırım, ürkütmeden…
Sevgimde sınır çizilmemiştir, dayatmam, diretmem hiç yoktur. 
Sevgide süzülerek yürümeyi severim…