27 Ağustos 2020 Perşembe

Kişiliğiniz söylediğiniz ve yansıtmaya çalıştığınız değil yaptığınızdır.

Pandemi süreci yaşanırken ve devam ederken insanların değişim içinde olabileceğini, değişebileceğini, elinde var olan güzel şeyleri  tutup, bir başka güzelliğe yönelip, kendisiyle hesaplaşıp, çirkin olanları çöpe atabileceğini düşünmek yanıltıcı bir şey galiba? Çirkinliğe dünyalarında o kadar çok yer vermişler, içselleştirip kemikleşmiş köşelerine o denli yerleştirmişler ki, bu da öze yapışmış kalmış. Bunun farkında bile değiller.

Kimse değişmedi, değişmiyor, değişmeyecek!

Bazı insanlar kendi kozaları içinden çıkıp, kelebek olmayı planlarken, kimisi tırtıl kalıp değişimi reddediyor. Katı ve kalıplaşmış kabuklarında kendileri için yaşıyorlar.

Sevgiyi yaşadıysan ve hala hissederek yaşıyorsan, sevginin etrafında dönen, dönmesi gereken tüm olumlu değerleri de en iyi şekilde ortaya koyarsın.  Özen, nezaket, saygı,  dikkat, netlik, merhamet, minnettarlık, şefkat, bağışlayıcılık, doğru söz, adalet, esneklik, iyimserlik… Lügatta ararsan anlamlarını bulabilirsin, eğer sana bir şey ifade ederse…

İyimser, olgun ve sevgi dolu bir insan (özellikle büyükler demiyorum?) küçüklere örnek olarak, yolculuklarına devam etmeli!

Kin ve nefretle yaşıyorsan, hoşgörü dünyana uğramadıysa, olumsuz enerjilerle besleniyorsan o, seni obez (!) yapar.

Ve yanı sıra o süreçte temizlenen her şey (virüs hariç), yerini bir önceki pisliğe, kirliliğe, yığıntıya, vurdumduymazlığa bıraktı.

Kişiliğiniz söylediğiniz ve yansıtmaya çalıştığınız değil, neyi hangi kararlılıkta, titiz, dürüst, özenli, saygılı, nazik ve en önemlisi tüm bu değerleri ne kadar bildiğiniz, değer verdiğiniz ve sürdürebildiğiniz içsel sevgi ve güzelliktedir, yani tamamen çıktığınız yollarda nasıl yürüdüğünüzdür.

 

6 Ağustos 2020 Perşembe

Köy enstitüleri

Ekolojik sistemin konuşulduğu, dengeleme ve sürdürülebilirlik çabaları içinde olan insanoğlu ileriye mi geriye mi adım atılması gerektiği konusunu tartıştığı yerde, 80 yıl önce Türkiye’de köy enstitüleri A’dan Z’ye ekolojik eğitimi başlatmıştı. Doğanın bütünlüğü bozulmamalıydı. Doğanın hiçbir varlığı yok sayılmamalıydı. Canlı cansız her bir şeyin birbirine ihtiyacı vardır ve bu bir dengedir, bunu göz ardı etmenin bedelini hep birlikte ödedik, ödüyoruz ve ödenecek...
Duru görü, öngörü, vizyon, strateji sahibi dünya lideri Atatürk ve İnönü’nün başlattığı, en seçkin ekip arkadaşlarının projeyi hayata geçirdiği yönetici, öğretmen, muhtar, köylü ve ilgili kuruluşlar ile el ele yürütülmüştü.

Kooperatifçilik, tarım ve hayvancılık, traktör kullanımı, konservecilik eğitimi veriliyor. Ulusal eğitimin gelişmesine paralel olarak köy enstitülerinde eğitim süresinin 5 yıl olması, derslerin yarısı kültür dersleri, öbür yarısı ise tarım dersleri ve çalışmalarıyla teknik dersler olarak 3 grupta verilmesi kararlaştırılmıştı. Tabiata dair her konu üzerinde inceleme, gözlem, deney, karşılaştırma, görme, düşünme, gördüğünü güzel anlatabilme ve güzel yazmak misyonu ile hareket ediliyordu.

Doğup büyüdükleri tabiata ne surette uyduklarını öğretmek, insanlarla yer küre arasındaki münasebeti tanıtmak. Tabiat ve coğrafya bilgisine hakim olmak. Ormanları korumak ve yeni ormanlar kurma girişimleri vardı.

İ. Hakkı Toguç’un isteklerinden biri de tohum müzesi kurma hayalleriydi, her milli ve kaliteli tohumdan bulundurmak ve çiftçiye dağıtmak. Ayrıca müze içinde tohum saçan çiftçi heykeli semboliyle daha çok anlam katmak planlanmıştı ama enstitünün o yıllarda bu projeyi hayata geçirmeye ömrü vefa etmedi.

Çünkü emperyalizmin kolları ve dışarıya bağımlılık o zamanki demokrat parti iktidarının kan kardeşi oldu. 

Çöküşünü, her fırsatta bu oluşumu başlatan, destekleyen, had safhada çaba gösteren, yoktan var etmeye çalışan, manevi bağ ve sevgisine, hatta daha ileriye götürme hedeflerine rağmen İnönü’ye mal eden güruhun kalan üyeleri ve torunları utanmalılar.

İşte yaşaması gereken, bilinçli, bilgili, üretken, yapıcı, çare bulucu, çalışkan bir ruh ile ülkesinin geleceğini her konuda düşünen insanların elinden alınan enstitü önemini anlayamayan veya kişisel çıkarları ağır bastığından anlamak istemeyenler, bir süre sonra, bağnaz kafa yapısı içinde fesatlık ve asılsız iftiralarla karalanarak bu güzel oluşumu tarihe gömmeye mahkum ettiler.

İlk duyduğumda ilkokul 5'nci sınıftaydım. Sonrasında bir sürü kitap okudum, oluşumun içinde yürekle, akılla, beceriyle var olan gerçek kişilerden dinlediğim, enstitü için hala içim acır.

"Kafaları mazinin demir çemberi içinde kitlenen milletin vay hakline, İnönü"

3 Temmuz 2020 Cuma

Çocuk gibi küsmek...


Çoğu insan konunun ne olduğunu, ana hatlarını kişiye anlatmadan, o diyaloğu kurmadan neden mesafe konması gerektiğini dile getirmeden tavır almayı tercih ederler.
Özellikle değer verdiği insanlarla konuşmak, kendini anlatmak, karşındakini anlamaya çalışmaktan dem vurur (yani empati dediğimiz kelime dillerden düşmez) ama bir çocuk edasıyla küserler.
Sevgi derler, sevgiyi bilmezler. Sadece yüzeyi severler (!)
Saygı derler, saygıyı bilmezler.
Değer derler, tartıları havada sallanır.
Duyarlılık derler, diken battığı zaman ah ederler.
Özen derler, kabaca siler süpürürler.
Hoşgörü derler, anlamını kavramadan Mevlana’nın sözünü masaya koyarlar.
Paylaşım derler, paylaştıkları sadece kendi sorunlarıdır, dinlemezler. Ya da fazlalıklarını insan önüne atarlar.
Mütevazılık derler, narsistlikleri  köşede bekler.
Doğruluk  derler, dakika geçmez (!)
Ketumiyet derler, her şey yollardadır.
Derler ve yine derler… :(
Anlamadım, anlayamam!
Eeee o zaman?

23 Haziran 2020 Salı

Okur ve bakar dururum


Okur dururum, gerçek yaşamlara bakar dururum…
Tarih boyunca insanlar biri birine işkence etmekten, incitmekten, acımasız davranmaktan, ruhları rencide etmekten, savaşmaktan, öldürmekten, sakat bırakmaktan yorulmamış.
Yıllar ve uygar yaşam teknolojinin her türünü insanlara sunmuş ama ruhları iyileştirmeyi düşünmemiş. O yaralı ruhları daha çok yormaya, hırpalamaya, kullanmaya, hatta bir canavar yaratmaya meyletmiş.
Kendilerini daha çok besletecek maddi ve manevi silahları hep gündeme taşımışlar. Ders almak mı, ders yok! Amaç, hep üstün olmak… Sömürmek… Güç gösterisi… Bir karış toprak… Efendi ve patron statüsüyle zemini sağlamlaştırmak…
Yıllar bir garip akar ve kimse dönüp bakmaz, ders çıkarmaz!
İnsana, insanlığa yaklaşmak der dururlar. Çevre derler, çevreyi yerinden oynatırlar. Kendilerine işletilen kuruluşları “insan hakları” “çevre, doğa, hayvan hakları” vb. önümüze koyarlar ama içi boştur. Çünkü diktatörce uygulamaya çalıştıkları hep acımasız yaptırımlardır.
Sonuçta sana, yaşamınla ve yok edilen yaşamlarla ödetmeye çalıştıkları içi karanlık garip bir dünya sunarlar… 

11 Haziran 2020 Perşembe

Kalem!


Kalem deyip geçmeyin.
Ne güzeldir dimdik duruşu o kurşun kalemlerin (!)
Kalemtıraşla açarsın, kıvrıla kıvrıla düşer giysisinin bir parçası
ve mis bir koku doldurur havayı
Sivrilen (!) uç, artık yazmaya hazırdır…
Divitin okka ile dolma kalemin mürekkeple uyumu da başka güzeldir.
Masum dururlar, albenileri vardır, ta ki ele alıncaya kadar…
Kalem, el, beyin, yürek bir araya gelince çığlıklar yükselir gökyüzüne…
Etraf der ki kaleme “sen masum değilsin! Cezanı çekmelisin!”
Halbuki bilmezler ki; masumiyet; saf, temiz, duyarlı, bilen, gören, araştıran, korkmayan kişinin içini dışarıya dökmesidir…
Kalemle doğruları yazanın uyumu ve benzerliği işte budur!
Şimdi soruyorum…
Masumiyete reva görülen demir parmaklıkların isyanını duyabiliyor musunuz?

8 Haziran 2020 Pazartesi

Konya-Ereğli Sümerbank ve Şeker Fabrikası


Abimle bir sohbet esnasında köy enstitülerini, buradan yola çıkarak Atatürk’ün ne kadar uzağı gören, stratejilerini iyi koyan, milli gelir ve dayanışmaya dayalı yaptırımlarının olduğunu bir kez daha saygı ve sevgiyle anımsadık.

Konya- Ereğli babamların muhacir olarak üç ayrı şehirden sonra gelip yerleştikleri yerdi. İstanbul’a geldiklerinde Balkan savaşı, İzmir’e gittiklerinde Yunan savaşı ortaya çıkmış. Kayseri’ye gitmişler, orayı hiç sevmemişler ve sanırım tarıma en elverişli topraklar olarak Ereğli’yi düşünmüşler. Bir Anadolu kasabası olan bu yeri daha modern, düzgün, üretilenlerle kendi kendine yeter hale getiren, atanan başarılı yöneticileri de rahmetle anmak gerekir sanıyorum.

Bu ara babamın da bir Atatürk hayranı olduğu, onun felsefelerine, ülke sevgisine, kasabayı kalkındırma, ağaçlandırma, eğitime destek amaçlı yaptığı katkılar, bölge bölge oluşturdukları birleşme-dayanışma girişimleri ve desteğinden de bahsetmeden geçmeyeceğim. Yıllar sonra bulduğum, annemin sakladığı makbuzlar ve yazılardan okullara, STK’lara yaptığı bağışlar her birimizi gururlandırmıştır. İyi ki Atatürk’ü çok iyi anlayan ve CHP’li olan o babanın çocuklarıyız.

Abimle çocukluğumuz döneminde Sümerbank fabrikasını ve o dönemde sunulan olanakları konuştuk. Aynı dönemde olmasa da 4-5 sene sonrası şeker fabrikası da kurulmuştu. Elbette biliyordum bunları ama bilmediklerim daha çokmuş.
Şöyle ki;
Fabrikaların etrafı yemyeşil, içinde her çalışan için iki katlı lojmanlar, dinlenme yerleri, çalışan kadınlar için kreş, fabrika çalışanlarının daha verimli çalışılabilmesi için spor salonu “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ilkesi ile oluşturulmuş. Çalışanların ve tüm Ereğli halkının yararlanabileceği, sanat ve kültürlerini artırmak, başka şehir ve ülkeleri tanımak amacıyla kurulmuş olan sinema ve kütüphane. İlk siyah-beyaz yerli ve yabancı filmleri Sümer Sineması’nda izlemiştik. Belgin Doruk, Ediz Hun, Muhterem Nur, Fatma Girik, Sadri Alışık, Ayhan Işık, Yılmaz Güney ve diğerleri ile sinema sahnesinde tanıştık! Başka ülkelerin de duygularının olduğunu Rüzgar Gibi Geçti, Kazablanka, Raj KapoorSophia Loren ile Güneş Çiçeği’nde öğrendik…


Yerli üretimi tanıtmak, yaymak, kullanımlarını sağlamak için kooperatif kurulduğunu ve her detayın ince ince düşünüldüğünü yaşadık.

Yanı sıra hem çalışanların çocukları hem de tüm kasaba halkı için Sümer ilkokulu açılmış. Kooperatiflerde de tüm Sümerbank fabrikalarının ürettiği yünlü kumaşlar, basma, pazen, battaniye, Amerikan bezi, çarşaf ve nevresim için özel dokuma kumaşlar, pikeler mevcuttu. Hatta ayakkabı atölyesi bile kurulmuş, herkesin alabileceği makul rakamlarla satılmaya başlanmış.  Bu imkandan sadece fabrika çalışanları değil, tüm kasaba halkı yararlanmış. (Evde hala özenle sakladığımız çarşaflar vardır). Birçoğunu kullanmamıza rağmen sağlamlığından hiçbir şey yitirmediler.

Yine o dönemde futbol sahası kurulmuş, iyi futbolcular yetişmesi için teşvik edilmiş. Dönemin ünlü güreşçilerinin geldiği ve milli sporumuz olan unutulmaması gereken güreş yarışmalarının düzenlendiği platformlar oluşturulmuş. Müsabakalara katılan güreşçiler yetişmiş.

Ayrıca ve en önemlilerinden biri olan fabrika akarsu üzerindeki santralden elektrik üretilerek, Ereğli’nin karanlık gecelerden kurtulması, daha aydınlık günler yaşaması (!) ve yaşama daha aydın bakması için kasabaya elektrik ağı tesis edilmiş.
Epey zaman önce bir Anadolu kasabasında çağdaşlığa adım atmanın temelleri bu şekilde atılmış, sahip çıkılmış, kendi kendimize yetmemiz sağlanmış. Şimdilerde ise Atamızdan miras kalan bu milli değerlerimizi, gelirlerimizi, kuruluşlarımızı, üretip, ihraç ettiklerimizi sadece kitaplarda, eski gazetelerde okuyor ya da üzülerek anılarımızda canlandırıyoruz.  

Aslında bakınca sadece Konya Ereğli değil, ülkenin bir çok yerinde açılan fabrikalar, tarım ve hayvancılık alanları yok edilmiş, sanat ve kültür yobazca eleştirilmiş, kurulan binalar, açılan alanlar şuursuzca kapatılmış, satılmış, yıkılmış ve yok edilmiştir.

İleriye gittiğimizi sandığımız farklı bir zihniyet ve betonlar arasında sürünen hatta sürünemeyen milli gelirlerimizin yok edilmesiyle ne kadar gerilerde olduğumuzu görüyoruz. 

3 Haziran 2020 Çarşamba

Corona Virüs Günlerinde

(Nedense aklıma hep "Kolera Günlerinde aşk" filmi geliyor. :))

Bu günlerde mutfağı ve evi temizlerken annem aklıma geldi.
Haftada bir kaşık, çatal, bıçak bardakları sirkeli suda bekletir, mutfak setini sirke ile temizlerdi. Gerek elma, gerekse üzüm sirkesini kendisi yapardı.
Çamaşırlara çivit koyar, beyazları kazanda sabunla kaynatır, kar gibi yapardı. Doğa temizdi, o mis çamaşırlar bahçede tertemiz kururdu. Onları alır, külotlar da dahil her birini tek tek ütüler, katlar, bohçaya koyar ve yerine kaldırırdı.
Salça, reçel (özellikle kireç kaymağına yatırdığı kayısı reçelleri, beyaz tabakta kırılmış yumurta gibi nefis dururdu) turşu, tarhana, erişte, mantı, yoğurt, ekmek, börek tabii ki yemekler her zaman o güzel insanların ellerinden çıkardı. O temiz lezzetler bambaşkaydı. Naylon poşetler kullanılmazdı, herkesin bez torbaları ve fileleri vardı, filede yiyecekler görünmesin diye gazete kağıdından yapılmış kese kağıtları kullanılırdı.
Dışarıdan yemek, konserve, meyve suyu…gibi şeyler almak, temizliğe kadın çağırmak, giysileri ütüleyen başka kadınlar bulmak?  Sökülmüş, yırtılmış giysiler tamir edilir, onlara estetik ve zevkli yamalar yapılırdı (patch work, sanırım bundan esinlenerek yapılmaya başlandı), çöpe atmak, hiç ama hiç onlara göre değildi. Havlular vardı bembeyaz, sık sık kaynar suda sabunla kaynatılır, bembeyaz, tertemiz, mis kokardı. Kağıt havlular yoktu. Çamaşırlar bahçe ağaçlarına ip gerilir, çamaşırlar asılır, esintinin güzelliğinde kururdu. Kışın ise yine iplere asılır, buz gibi havada var olan mikroplar kırılsın diye geceye bırakılırdı.

Corona virüse günlerinde her kadın ve erkeğin elinde bir bez, temizliğini kendisi yapıyor. Ekmeğini, yoğurdunu, reçelini, yemeğini kendileri yapmaya çalışıyor. Gülüyorum, aslında yapmamız gerekenleri yaptıran görünmez bir varlık hepimizi hizaya soktu. Siyah-beyaz, zengin-fakir ayırımı yapmadan…

Sınırsız harcanan para, şımarıklık, tembellik, her yerde adam kullanmak, yerli malı beğenmemek, tüketmek tüketmek tüketmek…
Üretmeden, çevreye hiç katkı sağlamadan, tam tersi yok etmeye, zarar vermeye meylederek, yardımlaşmayı, paylaşmayı bilmeden, her şeyi çöpe atarak yaşamak! Birilerinin ihtiyacının olabileceğini umursamamak… Sadece görüntüyü kotarmak, abur cubur şeylerle karnını doyurmak, doğada bulunan her şeyin ekosisteme katkısı vardır. Neyin, neye yaradığını, nasıl fayda sağlanacağını, bilmeden, öğrenmeden, geleceği hiç ama hiç düşünmeden, gözü kapalı yürümek. Yıllar önce Aborjinler ile ilgili bir kitap okumuştum. “Doğadaki her şeyin bir faydası vardır, hiçbir şey kötü, çirkin, pis değildir, o döngüyü iyi takip etmek, özde yaşamak gerekir” derler. Doğa ile iyileşmek, doğa ile yaratıcılık, doğa ile saflık, sevgi, enerji ve sınırsızlığı keşfetmek ne güzel bir duygudur.
Geçenlerde Murat Muratoğlu’nun bir videosunu izledim. Konu kenevir ve kenevirden yapılabilecekler. Kenevir deyince aklımıza hep kötü imaj gelir. https://youtu.be/Zi4PffZZrKC  Çünkü bilmenin ne demek olduğunu bilmeden yaşıyoruz.

Araştırmak yok, öğrenmek yok, uygulamak ise hiç yok. Hazır ne varsa onu tüketmek için şartlanmışız.

Bu ara üretenlere ASLA saygısızlık etmem, edemem.
Görünen o ki, sürüklendik, sürükleniyoruz…

21 Şubat 2020 Cuma

Gülmek!


Bir yerlerde aksayan, yürümeyen, yürütülemeyen bireysel ve toplumsal ilişkiler -içinde sevgisiz, mutsuz, huzursuz insanlarla birlikte dibe çekiliyorsak/çekiyorlarsa- hepimiz her şekli ile suçluyuz!... Sesimizi sadece kendimize, kendi duvarımıza yansıtmamızın ahenksiz, boğucu ve ürkütücü sesi. Varaklı aynalarımızın narsizmi!
  
Suç; sadece hırsızlık, soygun,  tecavüz, adam öldürmek değildir. Ruh öldürmek, ruhla birlikte doğmamış, doğmuş bir çocuğun ölümüne neden olmak da kocaman suçtur. O çocuklarla birlikte yok edilen insanların saf, temiz, çocuk dünyası. Pırıl pırıl bakan o gözlerin ışığının sönükleşmesi. Ruha sille-tokat kocaman, kan oturtan tekmeler savrulması…

Vebal mi?
Bildiğim, anladığım, kavrayabildiğim kadarıyla vebal hepimizin. Sağa sola pislik atmaya gerek var mı? El birliği ile insanları, ahlakı, değerleri, doğayı ve bütünüyle dünyayı tüketiyor, yok ediyoruz. Sonra ve yine bir şey yokmuş gibi belki gülerek, belki hüzünle, hesaplaşmadan, yok ettiklerimize bakmadan yolumuza devam ediyoruz.
Sorumluluk alınmadan, sevgi vermeden, merhamete kapı aralamadan, paylaşımının o renkli dünyasını yaşatmadan, çıkar dünyasına yaslanmış tatmin! Güldüm zaten hep gülüyorum. Böylelikle gülüşlerimi de suça ortak ediyorum.
Neye mi?
Hallerimize… Hal ve davranışlarımıza… Kaçışlarımıza, kopuşlarımıza, anlayamadıklarımıza, fark edemediklerimize,  egoizmin kör kütük yerle bir olmuş sarhoşluğuna…