6 Aralık 2018 Perşembe

Geçmişe ağıt yaktığımız günlerdeyiz… Ne acı!


Uzundur yok ettiğimiz adetlerimiz, gelenek, görenek, terbiye, özen, dikkat, saygı, sevgimizi bir gün yeniden kazanabilir miyiz acaba?
İnanın kazmaya bile haksızlık etmek istemem (çünkü hem sessizce konduğu yerde durur hem de sahibinin elinde iken işe yarar).

Yazmak istediğim ortada dolaşan iki ayaklı kazmalar ve ortaya çıkışları; kaba-saba, ‘ben varımın’ çirkin, alaca, büyük, gürültücü, beton ve çamur sıçramış, sinir bozucu halleri ve renkleri…
Kırmızı kırmızıdır (ve bu rengi severim, hangi yönden bakarsanız bakın -özümdür-), mavi ise mavi (bu rengi de severim, -dünyamdır- aslında bütün renkleri ayrı ayrı severim, yumuşacık dokunarak…), bunu farklılaştırarak, göze göze sokmanın bir anlamı var mıdır, sizce? Bu çirkinliklerle yaşamanın güzel özlerde yarattığı tahribatı hayal edebiliyor muyuz? Kendimizi sessizliğe büründürerek, acı acı izlemiyor muyuz? Üzerimiz kirleniyor, kulaklarımız patlıyor, beyazımız yok oluyor ve küçülüyor ve ‘biz de varız’ı 3-5 insanla yaşamaya mahkum ediliyoruz.

Eskiden Anadolu’da şöyle adetler vardı; bir evin penceresinde sarı çiçek varsa, orada hasta var. Ve tüm satıcılar, yoldan geçen insanlar hatta sarhoşlar bile hastayı rahatsız etmemek adına saygıyla, sessizliğe bürünürdü.
Herhangi bir çiçek varsa orada bir bebek var, uyandırmamak adına, çocuklar dahi ses çıkarmadan evden uzak bir yerde oyun oynarlardı. Kırmızı çiçek varsa orada genç kız var, diyerek herkes davranışlarına dikkat ederdi. Ölüm varsa saygı ile yaklaşılır, aileye baş sağlığı dilenir, yapılacak bir şey var mı sorusunu sorarlar ve yardımcı olurlardı. Sonra 7 gün boyunca o eve komşular tarafından yemek taşınırdı. Hüzünlerine ortak olunur, onlarla birlikte yas tutarlardı. Radyo açılmaz, ses çıkarılmaz, bağıra çağıra konuşulmazdı.

Şimdilerde komşular birbirini tanımaz, gördüklerinde selamı bile esirger hale geldiler. Geçenlerde apartman komşumuz girişte asansör bekliyor, ben de dış kapıda 3 adımlık yerdeyim, gördü, kapıyı açtı içeri girdi ve gitti.  Bu kadar vurdumduymaz hali anlatmanın bir yolu olmalı. Bekleyebilir, asansörün 2’nci kez inip çıkmasını engelleyebilir, elektrik ve amortisman giderini azaltabilirdi (!) -bana vereceği selamdan vaz geçtim- L
Halbuki böyle bir davranış, betonlar içine kapatılan insanlardan beklenen beton yapıya çok daha uygun olurdu!

Türk kahvesi çok özel bir içecek – hatta derim ki, o kokudan bir parfüm yapılsa ilk alacaklardanım –
Çekirdekleri kahve sobasında kavrulur, özel değirmeninde her gün taze taze çekilir, bakır cezvede pişirilir, su ile birlikte misafire ikram edilir.
Neden su ile?
Sebeplerinden biri özel olmasından kaynaklı. Ağzını daha önceden yediğin içtiğin tattan arındırmak ve kahvenin tadına varmak için su önce içilir.
İkincisi ev sahibi gelen misafirin aç veya tok oluşunu önce içilen su ya da kahveden anlayabiliyor. Önce su içtiyse misafir aç, kahve içtiyse misafir tok. Bu inceliklerle, illaki söze dökmeden yaklaşmak ne kadar anlamlıdır. Şimdi düşünüyorum da, biz misafirlere çay mı kahve mi içersiniz diye sorduğumuzda annem kızardı, bu sorulmaz önce kahve yapılır, sonra çay derdi. İşte bu incelikleri bu şekilde öğrenmiş oluyorduk.

Bu güzel özelliklerimizi, bize tekrar hatırlattığı için #Serhat Doğan’a teşekkürlerimi ve saygılarımı iletirim. Kitabının adı “Hayalimdeki Türkiye”.
Şu hallere gelişimizi içten isyan ederek yansıtmış, geçmişimizin özellik ve güzelliklerini  özenle anlatmış.

Atatürk’ün savaş ortamında bile ülke için en iyi olan ne olabiliri düşünerek, hayata geçirmesini birer cümle ile nefis özetlemiş. Anlamak için bu bile yeterlidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına gidecek olursak bu kararlı fikrin nasıl vücut bulduğunu daha iyi anlarız.

4 yorum: