6 Kasım 2017 Pazartesi

Duygu

Hani birçoğunuzun bildiği bir kentsel dönüşümün gazabına uğramış olan evimizi gözleri yaşlı bir şekilde terk etmek zorunda kaldım. Hani anılarının hepsini beton yığınlarına, rant peşinde koşanlara, doğayı sevmeyenlere, ülkeyi, şehri, mahalleyi uzun uzun binalara terk etmek gibi bir şey bu. Bu şehri terk etmek fikri uzundur vardı, sancılı günlere teslim ettim kendimi ama yine uzatmaları oynamak zorunda kaldım. Kalırsan şu olur, gidersen bu olur, al şapka ver külah ye-nil-dimmmm…

‘Tebdili mekanda ferahlık vardır’ derler...

Depremde yıkılan evleri düşünürsün, ya altında kalanları... Sabahın ayazında kaldırımda yatan sokak köpekleri hep içimi acıtır, biraz ilerlersin başı çarşafın içinde, ayakları dışarıda sokakta yatan insanları görürsün ve düşünürsün. Sonra akılına 3 x 4 mt’lik hapishane duvarlarında, yaşam alanları tamamen kısıtlanmış, bir yatağın, minik bir plastik masa ve sandalyenin sığabildiği, 50 cm’lik elbise dolabının olduğu, içeriye en fazla 15 kitabın alındığı, gökyüzünü teller arasından seyredilen koyu-kahverengi, ruhu boğan demirli mekanları düşünürsün… Düşünceler bitmez… Şükür dersin, şükürrr! Tüm bunları beynine yükler, sıcacık bir yer bulur ve yerleşirsin. Huzur dediğin huzursuzlukların yatağında dolanır durur.

Neyse, hani mahalleli olmayı seversin ya! :) Bir emekli öğretmen kapıyı çalar, sempatik bir yüzle, ama biraz da merakla “bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sorar. Yine mahalleli aynı apartman esnaflardan biri, elindeki paketleri alır asansöre kadar bırakır. “Yeni komşuya yardımız hiç değilse bu olsun” der. İçini sıcaklık kaplar. Sevgili arkadaşlarım her zaman sevgili olarak dünyamda var olacaktır. Ailem başka bambaşkadır, onların sıcaklığı hiç bitmez, her daim arkamda ve yanımdadır, yolları en güzele açılsın.

İlk kez kiracı olmak…
Kapı, elektrik düğmeleri, iç düzendeki zevkin ya da zevksizliğin içinde sempati ve sıcaklık yerleştirebilmek, yaşamı sevmek, zevklerinle, mütevazı bakış açınla her ortama uyum sağlamak ve ortamında cennet yaratabilmek kendi tatminimiz olmalı!


17 Ağustos 2017 Perşembe

Doğru Zahide'yi mi buldum... :)


Günün güzel telefonu, Sevinç Hanım aradı, sevecen mi sevecen bir ses ile “Doğru Zahide’yi mi buldum, emin değilim ama bir merhaba demek ve teşekkür etmek istedim” dedi.
Acaba neden diye sorgulamadım bile, konuşmaya başladı.
“Göztepe’de bir kuruma poşet dolusu kitaplar bırakılmış, seçtiğim kitaplar içinde Zahide Erkök yazıyordu, o kadar doğru zamanda o kitaplar elime geçti ki, bu okunmuş kitapların sahibine teşekkür etmeden rahat edemeyecektim” dedi. Seçtiklerinin hepsini okumuş. İçten bir şekilde teşekkür etti ve kahve içmeye davet etti, zevkle bu daveti kabul ettim.
Şu arayıp bulmak eforuna bile bayıldım, Ve böylelikle Zahide doğrulandı.

Ara sıra en özel hali ile ortaya çıkan güzelliklere saygı ve sevgimle.

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Balkanları Seviyorum 4 - Arnavutluk

Otobüsle gitmektense taksiyi tercih etmek hem rahatlık, hem zamandan tasarruf hem de 3 kişi için ekonomik bir ulaşım. Ayrıca ülkeden ülkeye geçişte karşılıklı sempati içinde selamlaşmak hoş duygu. Sınırlar birbirine o kadar yakın ki, masa sandalye koy ve sohbet et. İnsanların dünyaları bu kadar yakın ve bu kadar uzak!... (Kosova, Arnavutluk, Karadağ, Makedonya geçişlerde hiç sorun yok ve Türkleri seviyorlar) Ne, niye, nasıl sorularıyla yollarda olmak… Dobro Jutro, miremengjesi, günaydın, goodmorning, bonjour, bonjorno, hangi dilde, dinde, renkte olursa olsun, bir insanın sabahına selam vermekten başka nedir ki ve ne olabilir ki?

Amacımdan sapmadan Arnavutluk’ta gördüklerimi biraz anlatayım. Arnavutlar, Avrupa’nın en eski kavimlerinden, kökenleri İllirya ve Pelasglas’dan.
Sınırdan adımını atar atmaz ilk aklıma gelen Enver Hoca oldu. Nedendir bilmem Rusya Federasyonu’na gittiğimde bile Lenin, Marks, Stalin isimlerinden bu denli etkilenmedim. Hani tüy ürpermesi gibi bir şey! J  Çocukluğumda okuduğum kitapların etkisi sanıyorum, gözümde gönlümde farklılık yaratan bir hoca!

Yine ve yine inişli, çıkışlı, virajlı yollar, yemyeşil doğa, aralara serpilmiş gelincikler, me’ler, mo’lar, Türk müteahhitlerin yaptığı yol inşaatleri ve Tiran. Merkez beklentimin dışında beni şaşırttı, ana cadde trafik karmaşası, lüks taksiler (çalıntı olduğu söyleniyor), bol miktarda bisikletli insanlar, biraz sert ve hoyrat insan yapısı, yol kenarlarında düzgün kafeler, restoranlar ve tabii ki süslü, yardımsever Arnavut kızları J ve yakışıklı gençler. Börekler, büyük porsiyon köfteler… İtiraf etmeliyim ki, Balkanlar da yediğim hiçbir börek annemin (özellikle) ve ablalarımın yaptığı börekler kadar lezzetli ve güzel değil. Pişen yufkanın bir tanesinin inceliği ve lezzetine yaklaşamamışlar diyebilirim. Belki börek yemek için evlere misafir olsaydık, o lezzete yakın olanı yiyebilirdim. Sadece bir minik fırın-kafede rastladığım biber, domates, soğan ile ya da sadece pırasa ile yapılan iki katlı Arnavut böreği buldum (içindeki domates değil sanırım domates sosu ya da salça idi, özlemle aldım ama yiyemedim). Ayten teyzenin kulakları çınlasın, Ayten ablaya ve anneme de rahmet diliyorum, annemle birlikte ne güzel yaparlardı.

Tiran’da görülecek çok fazla tarihi eser yok.  Ulusal Tarih Müzesi, Ethem Bey Camii, yanında saat kulesi, Tabak Köprüsü, Skanderbeg Meydanı, Justinyen Kalesi, Parku i Madh (Büyük Park), Kaplan Paşa Türbesi. Kısa sürede şehri dolaşabiliyorsun. Ara sokaklar sevimli, sanki bizlerden birileri dolaşıyor ve selamlaşıyor J o kadar sevecenler. Sokak başlarında orta yaştaki kadın ve erkeklerin satış yaptığı mini minnacık şirin pazar yerleri. Etrafta bolca çiçekçi dükkanları ve çiçekli evler. Yürürken rastlanılan birbirine benzer renkli meyva ve sebzelerden sıkılmış, içine zencefil katılan taze meyva-sebze sularını güzel bir Arnavut kızın elinden içmek de ayrı bir keyif.

Tiran’a yakın mesafede Durres’e giderken yol kenarına kurulmuş Turgut Özal Koleji ve Üniversitesi bizi şaşırttı mı, hayır! Kendilerine ihtiyacı olan ülke insanlarından oy devşirmek için devletin parasını kullanan koltuk sevdalıları… Acaba kendi ceplerinden 3 kuruş para çıktı mı, sanmam! Ülke fakir, gençler yılgın, burada da zengin daha zengin, fakir daha fakir düşüncesi içindeler. Komünizmin kapitalizme evrilmesi mi desek?..

Yolumuza devam ediyoruz. Durres Adriyatik kıyısında kurulmuş antik bir şehir. Geçmişte Roma, Bizans, Bulgar, Venedik, Sırp, Avusturya, Macaristan, Alman istilalarına uğramış ve Enver Hoca zamanında komünizm ile yönetilmiş. Kıyıda feribotlar, inşası süren liman, toz içinde kalmış kıyılar… Bu sokaklarda da dolaşmak ayrı bir keyif. Her an karşına sanatsal figürler, masal anlatan boyanmış kapılar, bir sanat evi, mis kokan dükkanlar, zevkli hol girişi, yuvarlak taş yapılar (Bu yapılar komünizm zamanında askerlerin emperyalizme karşı ülkelerini korudukları yerlermiş) var. Ara kafeler boş, gençler sakince oturup, müşteri bekliyorlar. İtalya’nın etkisinde kalmışlık söz konusu, çoğu gençler İtalya’da okumak ve çalışmak için ülkesini terk ediyormuş. Ülkedeki işsizliğin bedeli bu şekilde ödenmiş oluyor, tüm gelişmemiş ülkelerde olduğu gibi…

Antik tiyatro, Kral Zog Kalesi, İskender Bey Heykeli görülecek yerler arasında. Oralarda Arnavut ciğerine rastlamadık. J İnatlarını, gururlarını ise Türkiye’de bildiğim Arnavutlardan yola rahatça söyleyebilirim. Ama orada da gördüklerimin dimdik duruşu var.

Ve artık Balkan gezimizin son durağı Tiran’dan ayrılma vakti geldi. Havalimanına gitmek için taksiden başka alternatif zor. Havalimanına ulaşım sağlayabileceğin çok az vasıta var. Şirin küçük bir havalimanı, sigara içenler için insana saygı kapsamında yapılmış güzel bir kafe var.

Bir başka Balkan ülkesinde buluşmadan önce Sarajevo'yu yazmadan bitirmeyeceğim.

6 Temmuz 2017 Perşembe

Balkanları Seviyorum 3 - Makedonya

Çocukluğumda Seyfi amca Arnavutları anlatırdı. Çokça Pristina, Üsküp geçerdi cümlelerinde. Seyfi amcayı düşününce anlattıklarını neden kayda almadım diye hayıflanıyorum. Gece yarılarına kadar bıkmadan usanmadan zevkle Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve kendi yaşam hikayesini dinlerdik. Anlatırken gözleri ışıl ışıl ve ara ara gözlerinde damlacıkların oluştuğu Atatürk hayranı, çağdaş, yobazlardan hiç ama hiç hoşlanmayan nefis bir insandı. Özellikle yanında cin biberi ile birlikte kuru fasulye piştiği zaman sofra başına gelir selam dururdu. Böyle saygın insanlarla şekillenmek ne güzel bir duygudur.

Üsküp’e ayağını basar basmaz kendini bulmaya çalışan bir şehir görüntüsü ortaya çıkıyor. Ağır-aksak yürüyen ama gençliğin gül kokan ellerinden öpmek istercesine naifliğin yapaylığında yaklaşıyor sanat ve kültüre. TİKA’nın ve Türkiye desteği ile adım adım kültür şehri olma yönünde konumlandırılmaya çalışılıyor. Sanki biraz dökme su ile döndürülmeye çalışılan değirmen misali olmuş, o doku kaldırmamış böylesi şatafatı.  Bakınca diğer Balkan ülkelerinde daha bir orta hal görüntüsü var ama konuşunca “görünene bakmayın” diyenler çok. Yani heykellere yatırılan para ile insanlara yapılan yatırım birbirine tamamen zıt. Üsküp 2011’de bağımsızlığını kazanmış, sonrası ise değişime, yeniden yapılanmaya, sokuşturulmuş projelere (İtalya ve Yunanistan projeleri olarak bakılıyor) ev sahipliği yapar hale getirilmiş.

Guest House’un yakışıklı sahibi, komik diyebileceğimiz bir rakamla kendisi gibi zevkli, pırıl pırıl bir ev sunuyor bizlere.
Üsküp kendine özel bir yermiş, biraz kültür, biraz sanat saçılmış merkez biraz yabancı geliyor gözlere. Sokaklar yağmur sonrası akşam saatinde ışıl ışıl, bir de klasik müzik orkestrası gün yüzüne çıkınca o biraz keyifli gelse de oturmayan bir yerlerin varlığı rahatsız ediyor.

Görülecek yerler Eve Bridge, Art Bridge, eski çarşı, Azize Teresa, Aziz Panteleimon Kilisesi, II. Beyazıt zamanında yapılmış Davutpaşa Hamamı, Üsküp Kalesi, Taş Köprü, gelenleri karşılayan Makedonya Takı, Mustafa Paşa Camii ve  hep ‘yeni’ ile adlandırılmış arkeoloji müzesi, yeni anayasa mahkemesi… vs. müze olarak kullanılan eski istasyon ferah bir görüntü içinde bedava gidip sergiyi izleyebiliyorsun. Tam merkezde Yaşar Kemal Beyatlı Üniversitesi şaşırtıcı ve hoş geldi (Üsküp’de doğmuş).

Merkeze çok yakın olan Matka Kanyonu mutlaka görülmeli, isterseniz tekne ile isterseniz yaya. Doğal güzelliğin görkemini hiçbir şeye deyişmeyeceğim kesin. Matka, Arnavut mahallesi diye adlandırılan bir yer.

Unesco Dünya Mirası listesinde olan Ohrid Göl çevresi çok şirin ve güzel! İyi korunmuş hisar, kilise, manastır, eski cami. Minik minik butikler, restoranlar, kafeler…  Aziz Ohrid Kliment Katedrali göl ile bütünleşmiş, mutluca yaşıyor. Gölün 3/2’si Makedonya, 3/1’i Arnavutluk sınırları içinde. Göl hem yer altı, hem de dağlardan gelen suyla beslendiği için berrak bir görüntü söz konusu. Pelikan, kuğu, ördek, benekli kartal, nesli tüketilmememiş doğa varlıkları mevcut, görebildiklerimizi fotoğrafladık. J

Struga minik, şirin, sakin, huzurlu ve düzgün bir şehir.  Salınarak zarifçe akan Kara Drim Nehri (Crn Drim) şehri ikiye bölmüş (Balkanlar genellikle böyle) Ohrid Gölü ile birleştiği yer gerçekten çok güzel, etrafında plaj, cafe, bar mevcut. Şiir Köprüsü var, bir köprünün şiir olması ne hoş. Orada her Ağustos ayında şair, yazar, sanatçı şiir akşamları düzenliyormuş ve ayrıca her yaz açık hava sahnesinde müzik festivali yapılıyormuşi, her ikisini de göremedik. Struga’da eski pazar, yüzlerce yıllık cami, kiliseler var.


Arnavutluk’a geçmek için Struga’ya gidince (otobüsler buradan kalkıyormuş-Autobuska Stanica) eline yapışmış bir valizle görülmesi gereken bazı yerleri atlamış oluyorsun. Mesela güzel fotoğraflar çekebileceğin Radika Kanyonu, Vercani Kaynakları…vs.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Balkanları Seviyorum 2 - Gusinje-Montenegro

Berane’den Gusinje’ye yola çıktık. (Berane, sakinliği, huzuru ön plana çıkarmış şirin mi şirin bir yer. Çok kısa sürede şehri dolaşıp bitirebiliyorsun. Ambiente, nefis bir restoran, sıcacık insanlar, güzel ve özgün yemekler…) Düz, yükselen-alçalan, kıvrıla kıvrıla ilerleyen yollar… Otobüs-midibüs-taksi radyolarında her daim çalan yöre müzikleri…Dinlerken yollara, göz dolduran, gönüle hoş gelen yeşillere, kırlara serpilmiş rengarenk çiçeklere, ara ara bir göl ya da derenin parlayan sularına, bir beyaz ya da dor atın özgür yelelerine, uzaktan gelen çınkırak seslerine, sütü memelerinde birikmiş zor yürüyen inekciklere dalıp gidiyorsun. Yol üzerindeki Peje-İpek, Plyevlja-Pılav da bir o kadar eş benzer güzellikte. Başkent Podgorica-Titograd’a uğrayamadık.

Aslında daldığın bu güzelliklerde sorguladığın, aklına takılan ya da aklından hiç çıkmayan tüm soruların cevabını bulmaya çalışıyorsun. Gözlerinde yaşlar birikiyor, diyorsun ki; yıllar yıllar önce bu yollardan hangi keskin kararla, kimin önderliğinde, neden, nasıl, hangi vasıtayla, hangi zor şartlar altında yollara çıktınız babam (2 yaşında), halam (7 yaşında) ve can büyüklerim. Silah sesi var mıydı, yoksa bir kılıcın parlayışını uzaktan mı görüyordunuz, ya da bir dipçik yakınlığında mıydı ölüm??? Gözünüzün önünde kimleri, hangi canlarınızı kaybettiniz?

Sizin doğduğunuz ev, yollar hangileri, oradaki yemyeşil çimenlere bastınız mı o minik ayaklarınızla, neden erken gittiniz? Küçücüktüm… Sorularım masallarda dolaşıyordu. Benim büyük kardeşlerim de küçüktü babam, çok soru soramamışlar. Anlatılanlarla yetinmişler…

Gusinje’ye vardığımızda, yağmur damlaları ile ve mis gibi toprak ve çimen kokusuyla karşılaştık. Hemen arkasından bulutların ardına saklanmış güneş, etrafı aydınlatarak gözlerimize iştahı kabartacak nefis bir manzara sunuyor. Yorgunluk mu? Yooo zinde mi zinde taptaze, yağmur sonrası kokularla bütünleşmek için zıplıyoruz sokaklara. Valizler bekleyebilir yollarda… Gururla söyleyebilirim ki, bu kasabada özele dokunmayacak kadar saygılı ve tertemiz eller var.

Kendi kendime dolaşıyorum dere kenarında, sokaklarınızda, dağlar ve dağlar nasıl da sarıp sarmalamış etrafınızı. Biraz kar, biraz bahar, biraz yaz görüntüsünde seyre doyamayacağım kadar güzel! İki aydınlık yüzlü beyefendi çıktı evlerinden, yaklaştım, bir fotoğraf çekimi ricam oldu. Boşnakça soru sordular, çat-pat yanıtladım, Gaçeviçleri sordum. Bekle dediler, ve biryere telefon ettiler, 5 dk beklememi istemişler ve 5 dk sonra bir Gaçeviç geldi.. “Moja sestra, moja  maika vas ceka-Kardeşim, annem seni bekliyor” dedi. Hiç sorgulamadan iki arkadaşımla birlikte gittim (İstanbul’da olsam gider miydim acaba, sanmıyorum). Tertemiz, bol çimen ve çiçekli bir bahçe, mis kokan bir ev. Sıcacık bir karşılama, donatılmış bir sehpa ve Ramazan ayı. Oturduğum süre zarfında annenin elimin üstünde kalan eli. Alipasini Izvory gibi çağıldayan göz yaşlarım… Söz verdiler bir dahaki gidişimde akrabalarımı bulacaklar! Ama babam yine bulunanlar arasında olmayacak! Ve ben doyamamanın verdiği boşlukla hep dokunmak istediğim yerlerde aramaya devam edeceğim.

Çıkıp dolaştığımızda yakışıklı bir genç Orhan, İngilizce soru yöneltti, sonra buraları gezip gezmediğimizi sordu. Arabasını aldı ve bize etrafı gezdirdi. Alipasini Izvory nefis bir su kaynağı, birlikte temmuz ayında suyun akış yönünü değiştirerek oraya giden çeşitli ülke insanlarıyla sabaha kadar eğleniyorlarmış. Orhan orada doğmuş, Amerika’da okumuş, Slovenya’da yaşıyor. Üç ayrı kimliğe sahip, doğduğu yere hayran. Ve iş gereği dünyayı dolaşan genç “buradan daha güzel bir yer görmedim” dedi. Sırplar turizme tamamen açmak için çok çaba sarf etmişler ama onlara bırakılmamış. Yaşayanların %95’i Boşnakmış.

Sabahına uyandığımda bir başka mistik, büyüleyici görüntüyle karşı karşıya kaldım. Soğuk duş yapmaya gerek kalmayan buz gibi bir hava ile uyanmak bu kadar keyifli mi olur, evet o kadar keyifli idi. Arkasından Kula Otel, Semir Nekoviç’in yaptığı Türk kahvesi ile bir kez daha orada olmanın mutluluğunu yaşadık.

İşte böyle! Bir baba ocağında yaşıyormuşum gibi yaşadığım bir gün ve gece.

Geçen sene Kotor’a gitmiştik, Crna Gora-Montenegro-Karadağ  beni büyülemişti, bu kez yine büyülendim. Kotor ile birlikte UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde Durmitor Ulusal Parkı’nda en büyüğü Crno Jezero-Karagöl olmak üzere 18 göl var ve cennet bu mudur dedirtecek kadar güzelmiş. (burayı göremedik, bir daha ki gidişimde )

Karadağ Eski Yugoslavya’yı oluşturan altı cumhuriyetten biriydi. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra, Karadağ Sırbistan’ın zorlamasıyla yeni Yugoslavya’ya katılmış. Karadağ’ın çabalarıyla 2003 yılında Sırbistan-Karadağ olarak daha esnek bir federasyon çatısı oluşturulmuş. Karadağ, 21 Mayıs 2006’da yapılan referandumda çıkan %55,5’lik evet oyu ile bağımsız olması kararı alınmış, 3 Haziran 2006’da ise Karadağ Parlamentosu, referandumda çıkan sonuca dayanarak Karadağ’ın bağımsızlığını ilan etmiş. Bu yönüyle Karadağ, dünyanın en son ve yeni bağımsız olan devleti olma özelliğini taşımaktaymış. Dolayısıyla Sırbistan’ın deniz egemenliği son bulmuş. Donanmasını Karadağ’a bırakacağı söyleniyormuş.

Anayasasına göre Karadağ “Demokratik, refah ve çevreci bir ülke” olarak tanımlanmış-ki, zaten öyle görünüyor. Bozulmamış insanlığa, çevreye ve huzura  saygılarımla…

16 Haziran 2017 Cuma

Balkanları Seviyorum 1 - Kosova

Balkanları seviyorum, biraz bizden (😅), biraz onlardan tatlı bir doku var.
Sıcacık karşılamalar, sıcacık bir bakış, centilmence yol veriş ve ağırlayış… İnsanlığın unutulmadığı yemyeşil, çiçekli yollar…
Yola çıktığımda istediklerimden biri (özellikle Gusinja’da) bir evin kapısını çalıp kendimi kahveye davet ettirmekti. Kapıyı çalmadan o kapıların açılıyor olması da ayrı bir güzellik!

1,5 saat uçak yolculuğu ile Pristine’ye varıyorsun. Sakin bir havalimanı, sessiz ve kibar insanlar. Merkeze gitmek için taksiden başka seçenek yok, ücret tarifesi olsa da birazcık pazarlıkla daha makul bir fiyata gidilebiliyor. Eğer 3-4 kişi ile yolculuk yapıyorsan gerek araba kiralama, gerekse taksi ücreti daha ekonomik ve rahat olur diye düşünüyorum.
Merkeze yaklaşırken, eğer açsan ara sokaklarda karın doyurabileceğin şirin kafe alternatifleri var, bürek, yogurt, kaşarlı  küfte gibi…J
Çok büyük olmayan ana caddelerinde şirin, her yerden çiçek sarkan kafeler mevcut. İster yemek ye, istersen kahve iç. Türk kahvesini buralarda rahatça bulabilirsin.
Elinde tıngır mıngır valizlerinle yol almak çok keyifli olmasa da (aslında güvenli bir şekilde onları bırakabileceğin mekanlar mevcut, çünkü gözleri tok insanlardan bahsediyorum), etrafla bütünleşmek, dokuyu koklamak muhteşem bir duygu. Soru sormak için girdiğin her kafe ya da mağazada seni Türkçe anlayabilecek kişiler çıkıyor ve yüzüne sevgi ile bakıyorlar. Yarı Türkçe, yarı İngilizce anlayabildiğin kadar Boşnakça ile hiç yabancılık çekmiyorsun.
Yolumuzu Gusinja’ya çevirmek istediğimiz yerde, bu kocaman yürekli, insanlığını unutmamış ülke insanları, seninle yol arkadaşı olup, zorlanmayacağın türde en yakın gidiş noktasına kadar bırakabiliyor ve gideceğin yere yakın insanlara emanet edebiliyorlar.

Kosova-Sırp savaşında, Clinton’un Kosova’ya verdiği desteğe şükran duygusu ile heykelini şehrin göbeğine kondurmayı unutmamışlar. Newborn anıtı Pristine, Kosova'da bulunan turistik cazibeye sahip tipografik heykeldir. Gençlik ve Spor Sarayı önünde konumlandırılmış ve Kosova'nın Sırbistan'dan bağımsızlığını ilan ettiği 17 Şubat 2008'de açılışı yapılmış.  Newborn yazısı dik dururken, AB’nin üyeliğe kabul etmemesinden dolayı newborn yazısının bazı harfleri yere yatırılmış. Doğuşun ayaklanması bekleniyor!  Görebileğimiz diğer tarihi yerler tamir ve bakımda olması nedeni sadece yaklaşarak seyredebildik. 

Mitroviça’lı güzel kadın, bizi duraktan alıp, otobüse bindirip gardan tüm alternatifleri araştırdıktan sonra uymayan, pasaporta Kosova damgası öncelikle basıldı ise aralarında hala süren husumetten dolayı Sırbistan’a girmemizin doğru olmayacağını birçok yerden öğrenip, kendi evine davet edip, evlerinde ne varsa ikram ettiler. Otobüs saatinin sabah olması nedeniyle evlerinde kalmamız konusunda tatlıca ısrarları gözleri bir kez daha dolduruyor. Hatta üzerimde ince giysiyi görüp “aaa sen üşürsün” deyip üzerlerindeki montu çıkarıp vermek istemesi.
Severim böyle gönülleri tepeden tırnağa…

Mitroviça, Avrupa'daki tek bölünmüş şehri. Kosova'nın kuzeyinde İbre Nehri'nin ikiye ayırdığı şehir... Duvar yıkılsa da üzerinde ise hala barikatlar bulunuyor. Burada Sırp bayraklarına, özgürce dolaşan Sırplara rastlamak mümkünmüş ama Türkler, Boşnaklar ve Arnavutlar için bu geçersiz, diğer tarafa geçip özgürce dolaşamıyorlar. Bulundukları yere sıkışan sakinler, genellikle uluslararası barış gücü tarafından yapılan günlük otobüs seferleriyle bölgenin dışına çıkabiliyormuş. Bölünmüşlük, çocukları daha olumsuz etkiliyormuş (her yerde olduğu gibi, aklıma bir Boşnak çocuğun, "Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?" sözü geldi), kabuğuna çekilmiş, akmayan/akamayan bir şehir... Mitroviça'nın kuzeyindeki Sırp çocuklar rahatça okula gidebilirken, kuzeyde yaşayan Arnavut çocuklar, eğitim alabilmek için barikatları aşıp güneye geçmek zorundalarmış. Zaman zaman silah sesleri ve çatışmalar da sıkça yaşanıyormuş. Gençler eğitimli, sanat, spor...gibi hobileri var. Ülke fakir, ekonomi kötü, tabi her yerde olduğu gibi zengin daha zengin, fakir daha fakir... En gurur verici olan da Atatürk Caddesi’nin bulunmasıdır. Türkiye’de yakıp yıkılırken, duvarlardan kaldırılırken, Atatürk ve Cumhuriyet’e özgü bayramlarımızı kaldırırken (üzücü) ülke dışında görmek mutluluk verici.Utancı ise buna neden olanlar yaşasın!
Dünyada ezen ülkeler ve insanlar ve ezilen ülkeler ve insanlar ne yazık ki değişmiyor/değiştirilemiyor.

Prizren Şar Dağları eteklerine kurulmuş, etrafı dağlarla çevrili bir minik şehir. Bistriça (Akçasu) nehri şehri ikiye bölmüş. Her yerde olduğu gibi su etrafa canlılık veriyor. Şirin, sempatik bir yerleşim. Nehir etrafı kafe ve restoranlarla dolu, gençler ise kafeler de.

Tepede bir kale var. İç içe geçmiş minicik binalar. Halveti Tekkesi, Sinan Paşa Cami, Terzi Baba Türbesi, Aziz Yorgos Ortodoks Kilisesi, şadırvan rahatça ziyaret edilebilecek tarihi yerler. 
Nehir kıyısında hoş bir binada da bayrağımızın sallandığı Türk Konsolosluğu bulunuyor. İçine rahatça girip, sorularınızı sorabiliyor ve güler yüzlerle yardım alabiliyorsunuz.


11 Mayıs 2017 Perşembe

Başka Pencere

Son zamanlarda kara-çirkin suratlar, pislik atmalar, cehaletin karanlık yüzü, sığ yapılardaki saygısız çirkeflikler, kadir kıymet bilmezlerin sayfa sayfa boy gösterdiği yaşamda, gururla sohbetini yaptığımız konu bizleri mutlu etmeye yetti.

Sevgili Reyhan abla, beni/bendeki potansiyeli gördüğü için 17 yaşımda yetimler yurduna götürmüştü. Oradaki çocuklar hep belirli yaşlardaki insanları görmekten sıkılmışlar. Genç, güler yüzlü, dinamik birinin onlara kitap okumasını istemişler. O da beni namzet görerek davet etmişti. Birkaç kez gittim. İdealist bir gençtim. Dünyayı değiştirebilirim diye düşünenlerden!.. Bir aile ortamım olsa da babası olmayan insanları çok daha iyi anlayabilirdim.

Çisem’i tanıdım, onunla abla kardeş olmak istedim. Bacağına protez takılması için yardımcı olmaya çalıştım. Reyhan abla ile birlikte hastaneye götürdük, o protezi reddetmişti, sevgiyi reddettiği gibi… O dönemlerde yurtta olan çocukların iki yönlü boynu bükük halleri benim yüreğimi sızlatmıştı ve bir daha da gitmedim. Kırılgan insanlar böyle ortamlarda daha da kırılgan oluyor ve inciniyor. Reyhan abla da uzun zaman emek verdikten sonra direnişlerden yorulup uğraşmaktan vazgeçmişti.

Yıllar yılların üstünü kapatırken, hatırlanan ve aranan bir Çisem’in izi Ayla abla sayesinde bulunmuş. Reyhan abla geçen hafta kahvaltıya geldiğinde anlattı. Çisem ile Datça’da görüşmüş. Çisem tabii ki büyümüş, eğilerek yürümekten dolayı iç organları kısmen hasar görmüş ve ameliyat olmuş. Şimdilerde daha az aksıyormuş. Üniversiteyi bitirmiş, yüzmede birincilikleri var. Mutlulukla yaşadığı bir de sevgilisi olmuş.

En etkileyici olan ise onlar dört arkadaş yaşları dolduğunda yetimler yurdundan ayrıldığında bir amca onlara sahip çıkmış, 5 krş kira parası almaksızın evinin bir tanesini tamamen onlara bırakmış. Ve oğluna vasiyet etmiş “ölürsem bu gençlere asla dokunulmayacak ve oturmak istedikleri kadar oturacaklar” demiş. Ve baba ölmüş, oğul babanın vasiyetini hiç ama hiç bozmamış.


Gözlerimizi dolduran bu gerçek, bizleri çirkinliğin sırıtan dişlerinden uzaklaştırarak güzel bakışlara bir başka pencere açtı. Ne mutlu bunları yaşatan ve böyle yaşayabilen insanlara…

4 Nisan 2017 Salı

Semt

41 sene önce gencecik  bir kızdım.  Göztepe, Fahrettin Kerim Gökay köşkünün (nasılda severim bu kökü, hala yaşıyor, şükür!) yanı başında olan Uzun Çayır Sokak’ın (Şimdiki adı Günaydın sokak, o bile ismini muhafaza edemedi) başında durduğum zaman yaz-kış püfür püfür rüzgar eserdi. O rüzgarları kesen, nefes almayı zorlaştıran ve göğe doğru uzanan bir tek bina yoktu.  Sadece bizim apartman yemyeşil ağaçların ve ahşap konakların arasında durur onlarla yarenlik yapardı, belki de üzülürdü beton yığını olmaktan… Hemen paralel cadde üzerinde bostana gider sebze toplar, daha daha ileride süt satan minik mandıraya gider süt alırdık. Sıcacık, sevecen, tok gözlü, mütevazı  insanlardı.
Ailenin ve apartman fertlerinin her biri semtin havasına, toprağına, suyuna, leylaklarına, mimozalarına karışmıştı. Balkondan sarkan çiçeklerle komşuların, annem ve ablamların yaptığı poğaça, kek kokuları, çay saatlerine karışır, nefis bir armoni içinde saygın ve sevgi dolu günler yaşanırdı. Akşama doğru eve geldiğimde binbir güler yüz beni karşılardı.

Aklıma Constantino Kavafis’in ‘Kent’ şiiri geldi…

Diyorsun ki, “bir başka ülkeye, bir başka denize gitmek istiyorum;
Bundan daha güzel bir başka kent vardır kuşkusuz.
Ama kötü yazgım peşimi bırakmaz ne yapsam,
ve kalbim şimdi burada gömülü bir ceset sanki.
Ruhum daha ne kadar katlanacak bu çoraklığa?
Hangi yana çevirsem yüzümü, ne yana baksam
Hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma
Bunca yıllarımı heder ettiğim şu ülkede.”
Yeni bir ülke bulamazsın, arama sakın,
Bir başka deniz de bulamayacaksın.
Nereye gitsen bu kent senin ardından gelecek,
Aynı sokaklarda dolaşıp duracaksın yine,
ve yaşlanacaksın aynı, hep aynı mahallede,
Hep aynı evlerde ağaracak saçların
Ve dünyayı bir uçtan bir uca dolanan da
Dönüp bu kente geleceksin sonunda.
Yanılma sakın, bir başka gelecek umma,
ne seni bekleyen bir gemi var limanda
ne de beklediğin bir başka çıkar yol.
Nasıl tükettiysen ömrünü şurada, şu köşecikte,
Öyle kıydın demektir ona, tüm yeryüzünde.

O canım ev ne çok hikaye, öykü, anı, şiir biriktirdi. Doğumlara, çocuk seslerine, neşe ve keyifli günlere yanı sıra ölümlere, acı ve özlemlere dolu dolu kucak açtı. Dolup taşan evimiz her zaman yeni insanlara, umutlara kapısını araladı. Kafamızı koyduğumuz yastıklar aile, akraba ve dostların yastığı oldu. Tertemiz masa örtüleri ile soframız her zaman paylaşıma açık, zevkli, lezzetli yemeklerle tabaklara, çatal, bıçaklara ve en önemlisi insanlara sıcacık el uzattı.
Durup dururken bu duygusallık ve öykü niye???
Durmayan zamana yenik düşen ‘kentsel dönüşüm’ün acımasız kolları…
Zahide üzgün, uykusuz, her köşede anı, özlem bırakarak ayrılacak olmaktan yorgun!  Kuşlarım hala ötüyor, çiçeklerim hala açıyor ve ben VEDAları sevmiyorum.

9 Mart 2017 Perşembe

Mutluluğa bakış

Dün akşam yaşadığım, bir insanın can sıkıntısını alacak en güzel davranıştı.
Davet, güler yüzlü eş, sevecen çocuklar, sıcaklık, incelik, yumuşaklık, saygı ve sevgi. Bir evde olması gereken güzellikler…
Mütevazı bir ev, sıcacık bir çorba, Allah ne verdiyse yemekler.
En güzeli de karınları doyurulmuş, saat 21.00’de yatmaya hazırlanan çocuklara kitap okutma fikri. Hem okuma becerisinin geliştirilmesi, hem insanlara hitap etmede çekingenliğin giderilmesi, hem de çocuklara verilen kitap okuma alışkanlığının güzelliği. Anne ve babayı içten içe bir kez daha alkışlıyorum.

Sıcacık kucaklama ve ipeksi öpüşlerle iyi geceler dileği. Nasıl mutlu olmam ki…

16 Şubat 2017 Perşembe

İnsanlar balık gibidir...

Gençliğin şımarık olgunluğunu yaşarken, birde baktım ki büyümüşüm. Bu kez gerçek olgunluğun şımarıklığını yaşamaya başladım. Burada yazdıklarım yıllardır baktığım, gördüğüm ve kendimce kaleme aldığımdır. Artık kimseyle ve hiçbir şeye karşı hesabım yok. Kafamı yastığa koyduğumda, vicdanım, bana hep ılık ve ipeksi uykular sundu. Kendimle bütünlüğümün doğruluğuna bir kez daha inandım.

Bir insan düşüncelerinin, duygularının, yaşamının, yaşam tarzının arkasında durmalı! Bu duruş; körü körüne gösterilmemeli. İnatlaşarak, kişinin yapısını hiçe sayarak, arkadan eşeleyerek hatta gerçek dostunun/arkadaşının gerçeğini bilmeden tavır alarak, tavır koyarak vardırılan suçlama, mesafe koyma ne kadar doğru olabilir ki…  

Barışı seviyorum demekle barış insanı olunmuyor, yanı sıra barış ortamı oluşmuyor, iyi insanım demekle iyi insan olunmadığı gibi… Beraberlik/beraber yaşayabilmek, birbirine kabul etmek/edebilmek özveri isteyen bir durumdur.  Yüz yüze gelmeden, bir insanın yüzüne hatta gözlerinin içine bakmadan suçlama yapılamaz.

Net olmalıyız, seffaflık, açıklık, konuşabilmek yasamın mihenk taşı olmalı, kendi arkasına, ya da bir başka kişinin arkasına gizlenmemeliyiz. Gruplaşma, taraf tutma, ayrışma, ayrıştırma, adil olamama, yalakalık, nerede olduğunu konumlandıramama ve en önemlisi kendi menfaatlerini kendi onurundan daha çok düşünmek insanları üzen en önemli konudur.
Bu dünya basitlik üzerine kurulu galiba, basitsen mutlusun (sadelikle karıştırılmamalı) derine doğru eğilmek,  derinliğin yan duvarlarını zorlamak, hatta derinleşmek başka bir yapı. Sadelik içindeki derinlikler, bana her zaman albenili gelmiştir. Yormayan tatlı sohbetler, yaşama açılan görmeye ve duymaya doyamadığımız geniş geniş kapılar ne güzeldir, ne güzeldir İNSAN olmak.

Bugün okuduğum bir söz; “insanlar balık gibidir. Balık sudan çıkınca, insan da insanlıktan çıkınca ölür”