12 Temmuz 2017 Çarşamba

Balkanları Seviyorum 4 - Arnavutluk

Otobüsle gitmektense taksiyi tercih etmek hem rahatlık, hem zamandan tasarruf hem de 3 kişi için ekonomik bir ulaşım. Ayrıca ülkeden ülkeye geçişte karşılıklı sempati içinde selamlaşmak hoş duygu. Sınırlar birbirine o kadar yakın ki, masa sandalye koy ve sohbet et. İnsanların dünyaları bu kadar yakın ve bu kadar uzak!... (Kosova, Arnavutluk, Karadağ, Makedonya geçişlerde hiç sorun yok ve Türkleri seviyorlar) Ne, niye, nasıl sorularıyla yollarda olmak… Dobro Jutro, miremengjesi, günaydın, goodmorning, bonjour, bonjorno, hangi dilde, dinde, renkte olursa olsun, bir insanın sabahına selam vermekten başka nedir ki ve ne olabilir ki?

Amacımdan sapmadan Arnavutluk’ta gördüklerimi biraz anlatayım. Arnavutlar, Avrupa’nın en eski kavimlerinden, kökenleri İllirya ve Pelasglas’dan.
Sınırdan adımını atar atmaz ilk aklıma gelen Enver Hoca oldu. Nedendir bilmem Rusya Federasyonu’na gittiğimde bile Lenin, Marks, Stalin isimlerinden bu denli etkilenmedim. Hani tüy ürpermesi gibi bir şey! J  Çocukluğumda okuduğum kitapların etkisi sanıyorum, gözümde gönlümde farklılık yaratan bir hoca!

Yine ve yine inişli, çıkışlı, virajlı yollar, yemyeşil doğa, aralara serpilmiş gelincikler, me’ler, mo’lar, Türk müteahhitlerin yaptığı yol inşaatleri ve Tiran. Merkez beklentimin dışında beni şaşırttı, ana cadde trafik karmaşası, lüks taksiler (çalıntı olduğu söyleniyor), bol miktarda bisikletli insanlar, biraz sert ve hoyrat insan yapısı, yol kenarlarında düzgün kafeler, restoranlar ve tabii ki süslü, yardımsever Arnavut kızları J ve yakışıklı gençler. Börekler, büyük porsiyon köfteler… İtiraf etmeliyim ki, Balkanlar da yediğim hiçbir börek annemin (özellikle) ve ablalarımın yaptığı börekler kadar lezzetli ve güzel değil. Pişen yufkanın bir tanesinin inceliği ve lezzetine yaklaşamamışlar diyebilirim. Belki börek yemek için evlere misafir olsaydık, o lezzete yakın olanı yiyebilirdim. Sadece bir minik fırın-kafede rastladığım biber, domates, soğan ile ya da sadece pırasa ile yapılan iki katlı Arnavut böreği buldum (içindeki domates değil sanırım domates sosu ya da salça idi, özlemle aldım ama yiyemedim). Ayten teyzenin kulakları çınlasın, Ayten ablaya ve anneme de rahmet diliyorum, annemle birlikte ne güzel yaparlardı.

Tiran’da görülecek çok fazla tarihi eser yok.  Ulusal Tarih Müzesi, Ethem Bey Camii, yanında saat kulesi, Tabak Köprüsü, Skanderbeg Meydanı, Justinyen Kalesi, Parku i Madh (Büyük Park), Kaplan Paşa Türbesi. Kısa sürede şehri dolaşabiliyorsun. Ara sokaklar sevimli, sanki bizlerden birileri dolaşıyor ve selamlaşıyor J o kadar sevecenler. Sokak başlarında orta yaştaki kadın ve erkeklerin satış yaptığı mini minnacık şirin pazar yerleri. Etrafta bolca çiçekçi dükkanları ve çiçekli evler. Yürürken rastlanılan birbirine benzer renkli meyva ve sebzelerden sıkılmış, içine zencefil katılan taze meyva-sebze sularını güzel bir Arnavut kızın elinden içmek de ayrı bir keyif.

Tiran’a yakın mesafede Durres’e giderken yol kenarına kurulmuş Turgut Özal Koleji ve Üniversitesi bizi şaşırttı mı, hayır! Kendilerine ihtiyacı olan ülke insanlarından oy devşirmek için devletin parasını kullanan koltuk sevdalıları… Acaba kendi ceplerinden 3 kuruş para çıktı mı, sanmam! Ülke fakir, gençler yılgın, burada da zengin daha zengin, fakir daha fakir düşüncesi içindeler. Komünizmin kapitalizme evrilmesi mi desek?..

Yolumuza devam ediyoruz. Durres Adriyatik kıyısında kurulmuş antik bir şehir. Geçmişte Roma, Bizans, Bulgar, Venedik, Sırp, Avusturya, Macaristan, Alman istilalarına uğramış ve Enver Hoca zamanında komünizm ile yönetilmiş. Kıyıda feribotlar, inşası süren liman, toz içinde kalmış kıyılar… Bu sokaklarda da dolaşmak ayrı bir keyif. Her an karşına sanatsal figürler, masal anlatan boyanmış kapılar, bir sanat evi, mis kokan dükkanlar, zevkli hol girişi, yuvarlak taş yapılar (Bu yapılar komünizm zamanında askerlerin emperyalizme karşı ülkelerini korudukları yerlermiş) var. Ara kafeler boş, gençler sakince oturup, müşteri bekliyorlar. İtalya’nın etkisinde kalmışlık söz konusu, çoğu gençler İtalya’da okumak ve çalışmak için ülkesini terk ediyormuş. Ülkedeki işsizliğin bedeli bu şekilde ödenmiş oluyor, tüm gelişmemiş ülkelerde olduğu gibi…

Antik tiyatro, Kral Zog Kalesi, İskender Bey Heykeli görülecek yerler arasında. Oralarda Arnavut ciğerine rastlamadık. J İnatlarını, gururlarını ise Türkiye’de bildiğim Arnavutlardan yola rahatça söyleyebilirim. Ama orada da gördüklerimin dimdik duruşu var.

Ve artık Balkan gezimizin son durağı Tiran’dan ayrılma vakti geldi. Havalimanına gitmek için taksiden başka alternatif zor. Havalimanına ulaşım sağlayabileceğin çok az vasıta var. Şirin küçük bir havalimanı, sigara içenler için insana saygı kapsamında yapılmış güzel bir kafe var.

Bir başka Balkan ülkesinde buluşmadan önce Sarajevo'yu yazmadan bitirmeyeceğim.

6 Temmuz 2017 Perşembe

Balkanları Seviyorum 3 - Makedonya

Çocukluğumda Seyfi amca Arnavutları anlatırdı. Çokça Pristina, Üsküp geçerdi cümlelerinde. Seyfi amcayı düşününce anlattıklarını neden kayda almadım diye hayıflanıyorum. Gece yarılarına kadar bıkmadan usanmadan zevkle Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve kendi yaşam hikayesini dinlerdik. Anlatırken gözleri ışıl ışıl ve ara ara gözlerinde damlacıkların oluştuğu Atatürk hayranı, çağdaş, yobazlardan hiç ama hiç hoşlanmayan nefis bir insandı. Özellikle yanında cin biberi ile birlikte kuru fasulye piştiği zaman sofra başına gelir selam dururdu. Böyle saygın insanlarla şekillenmek ne güzel bir duygudur.

Üsküp’e ayağını basar basmaz kendini bulmaya çalışan bir şehir görüntüsü ortaya çıkıyor. Ağır-aksak yürüyen ama gençliğin gül kokan ellerinden öpmek istercesine naifliğin yapaylığında yaklaşıyor sanat ve kültüre. TİKA’nın ve Türkiye desteği ile adım adım kültür şehri olma yönünde konumlandırılmaya çalışılıyor. Sanki biraz dökme su ile döndürülmeye çalışılan değirmen misali olmuş, o doku kaldırmamış böylesi şatafatı.  Bakınca diğer Balkan ülkelerinde daha bir orta hal görüntüsü var ama konuşunca “görünene bakmayın” diyenler çok. Yani heykellere yatırılan para ile insanlara yapılan yatırım birbirine tamamen zıt. Üsküp 2011’de bağımsızlığını kazanmış, sonrası ise değişime, yeniden yapılanmaya, sokuşturulmuş projelere (İtalya ve Yunanistan projeleri olarak bakılıyor) ev sahipliği yapar hale getirilmiş.

Guest House’un yakışıklı sahibi, komik diyebileceğimiz bir rakamla kendisi gibi zevkli, pırıl pırıl bir ev sunuyor bizlere.
Üsküp kendine özel bir yermiş, biraz kültür, biraz sanat saçılmış merkez biraz yabancı geliyor gözlere. Sokaklar yağmur sonrası akşam saatinde ışıl ışıl, bir de klasik müzik orkestrası gün yüzüne çıkınca o biraz keyifli gelse de oturmayan bir yerlerin varlığı rahatsız ediyor.

Görülecek yerler Eve Bridge, Art Bridge, eski çarşı, Azize Teresa, Aziz Panteleimon Kilisesi, II. Beyazıt zamanında yapılmış Davutpaşa Hamamı, Üsküp Kalesi, Taş Köprü, gelenleri karşılayan Makedonya Takı, Mustafa Paşa Camii ve  hep ‘yeni’ ile adlandırılmış arkeoloji müzesi, yeni anayasa mahkemesi… vs. müze olarak kullanılan eski istasyon ferah bir görüntü içinde bedava gidip sergiyi izleyebiliyorsun. Tam merkezde Yaşar Kemal Beyatlı Üniversitesi şaşırtıcı ve hoş geldi (Üsküp’de doğmuş).

Merkeze çok yakın olan Matka Kanyonu mutlaka görülmeli, isterseniz tekne ile isterseniz yaya. Doğal güzelliğin görkemini hiçbir şeye deyişmeyeceğim kesin. Matka, Arnavut mahallesi diye adlandırılan bir yer.

Unesco Dünya Mirası listesinde olan Ohrid Göl çevresi çok şirin ve güzel! İyi korunmuş hisar, kilise, manastır, eski cami. Minik minik butikler, restoranlar, kafeler…  Aziz Ohrid Kliment Katedrali göl ile bütünleşmiş, mutluca yaşıyor. Gölün 3/2’si Makedonya, 3/1’i Arnavutluk sınırları içinde. Göl hem yer altı, hem de dağlardan gelen suyla beslendiği için berrak bir görüntü söz konusu. Pelikan, kuğu, ördek, benekli kartal, nesli tüketilmememiş doğa varlıkları mevcut, görebildiklerimizi fotoğrafladık. J

Struga minik, şirin, sakin, huzurlu ve düzgün bir şehir.  Salınarak zarifçe akan Kara Drim Nehri (Crn Drim) şehri ikiye bölmüş (Balkanlar genellikle böyle) Ohrid Gölü ile birleştiği yer gerçekten çok güzel, etrafında plaj, cafe, bar mevcut. Şiir Köprüsü var, bir köprünün şiir olması ne hoş. Orada her Ağustos ayında şair, yazar, sanatçı şiir akşamları düzenliyormuş ve ayrıca her yaz açık hava sahnesinde müzik festivali yapılıyormuşi, her ikisini de göremedik. Struga’da eski pazar, yüzlerce yıllık cami, kiliseler var.


Arnavutluk’a geçmek için Struga’ya gidince (otobüsler buradan kalkıyormuş-Autobuska Stanica) eline yapışmış bir valizle görülmesi gereken bazı yerleri atlamış oluyorsun. Mesela güzel fotoğraflar çekebileceğin Radika Kanyonu, Vercani Kaynakları…vs.