Hani birçoğunuzun bildiği bir
kentsel dönüşümün gazabına uğramış olan evimizi gözleri yaşlı bir şekilde terk
etmek zorunda kaldım. Hani anılarının hepsini beton yığınlarına, rant peşinde
koşanlara, doğayı sevmeyenlere, ülkeyi, şehri, mahalleyi uzun uzun binalara
terk etmek gibi bir şey bu. Bu şehri terk etmek fikri uzundur vardı, sancılı
günlere teslim ettim kendimi ama yine uzatmaları oynamak zorunda kaldım.
Kalırsan şu olur, gidersen bu olur, al şapka ver külah ye-nil-dimmmm…
‘Tebdili mekanda ferahlık vardır’
derler...
Depremde yıkılan evleri düşünürsün,
ya altında kalanları... Sabahın ayazında kaldırımda yatan sokak köpekleri hep
içimi acıtır, biraz ilerlersin başı çarşafın içinde, ayakları dışarıda sokakta
yatan insanları görürsün ve düşünürsün. Sonra akılına 3 x 4 mt’lik hapishane
duvarlarında, yaşam alanları tamamen kısıtlanmış, bir yatağın, minik bir
plastik masa ve sandalyenin sığabildiği, 50 cm’lik elbise dolabının olduğu, içeriye
en fazla 15 kitabın alındığı, gökyüzünü teller arasından seyredilen
koyu-kahverengi, ruhu boğan demirli mekanları düşünürsün… Düşünceler bitmez…
Şükür dersin, şükürrr! Tüm bunları beynine yükler, sıcacık bir yer bulur ve
yerleşirsin. Huzur dediğin huzursuzlukların yatağında dolanır durur.
Neyse, hani mahalleli olmayı
seversin ya! :) Bir
emekli öğretmen kapıyı çalar, sempatik bir yüzle, ama biraz da merakla “bir
şeye ihtiyacın var mı?” diye sorar. Yine mahalleli aynı apartman esnaflardan
biri, elindeki paketleri alır asansöre kadar bırakır. “Yeni komşuya yardımız
hiç değilse bu olsun” der. İçini sıcaklık kaplar. Sevgili arkadaşlarım her
zaman sevgili olarak dünyamda var olacaktır. Ailem başka bambaşkadır, onların
sıcaklığı hiç bitmez, her daim arkamda ve yanımdadır, yolları en güzele
açılsın.
İlk kez kiracı olmak…
Kapı, elektrik düğmeleri, iç
düzendeki zevkin ya da zevksizliğin içinde sempati ve sıcaklık
yerleştirebilmek, yaşamı sevmek, zevklerinle, mütevazı bakış açınla her ortama
uyum sağlamak ve ortamında cennet yaratabilmek kendi tatminimiz olmalı!