Son zamanlarda o kadar çok şeye şahit olup o kadar çok şey dinledim ki…
Sonra dedim ki; hakikatten önce ekmek bozulurmuş, bozuldu (aslında insan bozulduğu için ekmek bozuldu)…. Sonra peynir, zeytin,
sebze, meyva ve tüm bunlara benzer şeyler… Ve insanlar… İki ayağı ile dolaşan incelikten
nasibini almamış, gösteriş meraklısı, edepsiz, ahlaksız, menfaatçi, 3 kuruşa
tamah eden, yanında yangın çıksa, komşusu yansa bir damla su dökmek istemeyen varlıklar…
Bir zamanlar sapsade, tertemiz, gözlerinde insan sevgisinin güneş gibi
pırıltısını görürdüm; ısıtırdı, sarardı, korurdu… O sadelik altında yatan derin
bir dünya vardı; o derinliklere indikçe yaşamı, insanlığı, saygı ve sevgiyi
sorgulamış, özümsemiş, yaşamış ve yaşantısına katmış arınmış yüreklere hayran
kalırdım. Derdim ki, “sadeliğinin yanında derinliği olan insanlar”.
Şüphe, kuşku, yalan, iftira, dolandırmak, kandırmak, ihanet etmek son
dönemlerin tipik karakteri oldu.
İNSAN mı? Tartışılır…Aslında tartışmak bile istemiyorum. Bozulmuşluğun
tartışması olamaz! Topyekun düzeltmek, ahlaki değerleri önlerine sermek, sadelik
içinde derinleşebilmek, gözü ve gönlü tok insanlar yetiştirebilmek…Bunca
bozulmuşluğa şaşırıp kalmak, tek başına yete-memenin sancısını, bir de tek
başına çekmek, zor çok zor bir iş.
Her konuda sessizleşen, elindeki imkanların yok olmasından, bir lokma
ekmek çabası verirken o ekmekten de olmak korkusundan sindikçe sinen bizler… İkinci
büyük sızım da bu ya da buna benzer konular. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”
yok artık, o yılanlar hepimize dokunuyor ve bizi öldürmüyor, iliğimize kadar
sömürüyor, yaşam enerjimizi yok ediyor ve süründürüyor… Sabah kalktığımda yine
güneşe günaydın diyorum, yine çiçeklerimi, kuşlarımı seviyorum, yine insanlara
dokunmak hoşuma gidiyor ama insanlığa dair umudum bulutların arkasına saklanıyor.
Lütfen hepimiz umudu gerçeğe dönüştürmenin yollarında olalım, çabamız
ülkemiz ve ülke insanlarımız için olsun.