13 Aralık 2019 Cuma

Yeni bir yıl mı geliyor???


Yeni bir yıl mı geliyor…
Önceki yılların aldıkları ve verdikleri…
Gelen yılın alacakları ve verecekleri…
Geçen günlerin hesabını yapmak mı, yoksa hiç hesaplara girmemek mi?
Çok mu büyüdüm ne?
Elbette büyüdüm. Hem de çok!

Gökyüzünü severdim. Mavilikleri, dans eden bulutları, parlayan ve kayan yıldızları, hilal ve dolunayı, güneşin sakince uykudan uyanışını ve en güzel renklerle uykuya dalışını…

Son yıllarda gökyüzüne ve bulutlara daha çok bakar oldum. Çocukluğumda derlerdi ki, “sevdiklerin melek oldu ve gökyüzünde seni seyrediyorlar”. Belki onlara özlem, belki başka?
Her gün yeni şeyler öğrenme hevesim, -vardı ve devam ediyor- bir yerlere yetişebilme telaşım, birilerini görme düşüncem, hayallerim, gerçeklerim  ve şu anki ben.
Dinginliği severdim ve seviyorum. Huzuru iç dünyamın kuytuluklarında yaşıyorum. Neşem, hüzünlerimle elele gelincik, lavanta, papatya tarlalarında renklere, kokulara karışarak çocukluğuna reverans yapıyor.
Bir tarafta yağmur, diğer tarafta güneş ektiklerimi büyütüyor, aldığım ürünlerin bereketi sepetimde.
Bakınca görüyorum, gördüklerimi gözlerimle eleyip, anlamlı duruşlara daha çok anlam kazandırmanın yolunu açmak istiyorum.
Örnek olmak güzel bir duygu. İyiliği kullanmadan/kullanılmadan, merhameti ellerinde tutarak, sevecenliği ruhta ve gözlerde ışıl ışıl, sevgiyi sarsılmadan, yürekliliği çelme takmadan, çelmeye takılmadan,
dürüstlüğü en yalın haliyle öğrenmenin gururunu yaşamak ve yaşatmak. Yaşam serüvenimde yoluma çıkan iyi-kötü her ne yaşadımsa, yaşattılarsa o insanlara saygı duyuyorum. En iyi öğretmenlerimdi onlar.
Önyargılarımı, şikayetlerimi, inadımı dibine kadar yıktığım günlerime şükranla bakıyorum.
Hiçbir şeyin kazanılmadığı ya da kaybedilmediği dünyada (to a life where nothings gained, and nothings lost, at such a cost, Ruby Tuesday-Rolling Stones) yaşamak çok zor, eğer kaybettiklerin kazanç değilse…
2018 ve 2019 yılı beni üzdü, yordu ama beni yeni baştan ben etti. Mücadeleyi bırakmadım, enerjimi, sevgimi, merhametimi de yok etmedim. Sadece dilim keskin, kararlarım net oldu.

2020 seni bekliyorum ve güzelliklere renkli-ahenkli kapılar açmanı istiyorum.

20 Kasım 2019 Çarşamba

Ben değişmedim... Ya canım İstanbul?


Gençliğimizin en güzel günlerinde yaşadığımız İstanbul, olgunluğumuzda o gençlik yıllarımızın nahifliğinden, güzelliğinden, düzgünlüğünden geriye neredeyse hiçbir şey bırakmamış.
Kadıköy vapur iskelesinde bekleyen o hanımefendi ve beyefendiler yok, tek-tük gördüklerimiz ise mecmualarda kalan siyah-beyaz görüntü içinde. Karaköy’e inip, Eminönü’ne yürüdüğümüz Galata köprüsü nasıl dingin, temiz, bir görüntü içindeydi.  Prototip pis sakallı insanlar, çarşaflara bürünmüş kadınlar kirletmezdi gözlerimizi. Hatıralarımda bembeyaz üniformaları içinde deniz subayları ayrı bir zarafete sahipti. Kısa pili
li beyaz eteğim ve mavi beyaz bluzumla onların arkasında ya da önünde yürümek nasıl keyiflendirirdi beni. Günlerce Kadıköy’den Eminönü’ne vapur olduğunu bile bilmeden yürürdüm. Öğrendikten sonra ise her sabah yüzüme çarpan iyot ve balık kokusunu ciğerlerimde hissedercesine Galata köprüsünde yürümek ayrı bir güzellikti. Bir de kış ayları ise beyaza bürünen karşı yakayı, diğer taraftan Haliç’i seyre dalmak, köprü altında balık yemek, güzel abla ve abilerle seviyeli, kültürlü, kahkahalı, pürüzsüz, korkusuz, sohbet etmenin ruhunu değişebileceğim ya da değiştirebileceğim ne olabilirdi ki?

Ya adalar, inciydi benim için, kabuklarını kırmadan diplere kaçan istiridyeler gibi. Masmavi sular, yemyeşil ormanlar, ahşap ada evleri, havaya karışan erguvan, leylak, mimoza, manolya karışımı kokuları taşıyan meltemin aşka daveti gibi ruhumuzu şair ve ressam eden, piyano çaldıran o ipeksi yaşamın sunuları…

Kolumuzda plaj çantamızla Göztepe’de beklediğimiz bizi Suadiye plajına götürecek banliyö trenlerinin sempati yüklü düdük sesleri, nasıl hoş gelirdi kulağımıza. Tren yolu boyunca seyrettiğim erik, şeftali ağaçlarının tren camına uzanmış dallarıyla hızlı bir kovalamaca oynardık. Gittiğim Feneryolu Atlas sineması, seyrettiğimiz Flash Dance, gençliğimizin best filmi olarak kaldı, müziği hala kulaklarımda.

Atatürk Kültür Merkezi’nde 11.00 matinesinde dinlediğimiz oda resitaller, seyrettiğimiz oda tiyatroları, giydiğimiz zarif kıyafetlerle nasıl da ruhumuz süslenirdi. Beyoğlu ayrı güzeldi, sokakları yaşanmışlık ve güzel insan kokardı, bilerek kaybolur sonra tüneli bulur, ışığı yakalardım. Papirüs’de siyah ve beyazı yaşardım, devrime ruhunu vermiş insanlarla… İlk kez ve yine son kez içtiğim martininin hafif sarhoş tadı ile sarhoşluğa bulandığım... Taksim Sanat Evi’nde AST’ın o güzel oyunları… Atlas sinemasında izlediğim aslında izlemek mi yoksa gözlerimi yummak mı “O’nun Hikayesi”, anmadan edemeyeceğim Sevgili Erbil ve Aksel’in “aç gözlerini Zahide” filmi. :) 
 Emek sinemasında kaçırmadığım sinema günleri filmleri… İnci’nin profiterolü, Zülocuğumun Harbiye Pizza Pino’da yedirdiği pizzanın tadı ne güzeldi. Cafe Lebon’un elmalı turtası… Gittikçe gidiyorum gerilere, derinlere, çocukluğuma, gençliğe ve güzel ruhlu İstanbul’a… 

İstanbul böyleydi, böyle kalacak sandım/sandık… Yanılmışım/yanılmışız! 

Ben değişmedim! Değiştirenler, taşı toprağı altın deyip gelen, ruhu pespaye, paraya tapan yığınlar oldu. Artık bakınca gözlerimi kaçıracağım kadar değişen bir İstanbul var, yaşamımızın her yerinde.

İstanbul kaba-saba konuşuyor, yalpa yapıyor sağa sola, sesler kulaklarımı yırtıyor, kokuyor, kararan renkleriyle…
Bu şehir hüngür hüngür ağlıyor, bir balığın gözyaşları gibi... 

4 Kasım 2019 Pazartesi

Tasarruf


Yaşam hızla koşar adım yürüyüp gidiyor. İşte Kasım ayı bile geldi, sene bitmek üzere…
Taşlar, kumlar, dağ, tepe, cadde, sokak derken dolanıp durduğumuz yerlerde nasıl izler bıraktığına arkamıza dönüp bakmıyoruz bile…
Zamanın ayak izlerini kaybediyoruz, kendimizi kaybettiğimiz gibi…
Bakabilsek biraz daha akıllı, biraz daha duyarlı, biraz daha özenli, biraz daha düşünceli belki biraz daha BİZ olacağız.
Hoyratız!
Zamanı değer bilmezlere harcadığımız ve harcattığımız gibi tüm değerlerimizi de harcıyor ve harcatıyoruz ve hatta tüketiyor/tükettiriyor, hırpalıyor/hırpalatıyoruz.
Hey ben kimim? Hey sen kimsin?
Bunlara vereceğimiz cevapları; kendimize zaman ayırıp, sevgiyle ve sağlıkla sarmaladığımız bakışımızı, ruhumuzun derinliklerine yaymalıyız-ki, şifa bulalım/buldurtalım.

Şu ara en çok dikkat etmemiz gereken konu tasarruf etmek. Pahalılık aldı başını gidiyor, üretim yok denecek kadar az. İklim değişti, yağmur bile yağamıyor. Nasıl beslenebilir ki toprak? İşsizlik, yoksulluk, çaresizlik inanılmaz!
Bu durumda benim tasarrufum herkesin tasarrufu olmalı! Burada sadece ben’i değil, seni, bulunduğumuz iş ortamını, yaşadığımız aile fertlerini, arkadaş ve dostlarımızı, şehrimizi, ülkemizi ve dünyayı da düşünmemiz gerekir.
Almanın, harcamanın, görmezden gelmenin, atmanın, yok etmenin sınırı yok. 
Gerçekleri görmeliyiz, her gün üzerimizde bir karabasanla yaşıyoruz.

‘Çok hızlı ilerledik, ruhlarımız geride kaldı, ruhlarımızı bekleyelim’ der, yaşlı Aborjin


23 Ağustos 2019 Cuma

İnsanlar konuşmalı!


Yakınında ya da uzağında her kim ile sorunlar ve sızılar varsa geride, ötede, içte, dışta insan hiç bir şeyi içinde tutmamalı, anlatmalı, yanlışı doğruyu ifade etmeli ve hem kendinde hem karşısındakilerle olan sorunu çözmeli! Başka konuların, olayların, insanların arkasına saklanmamalı!
Kendimizle baş edebilecek, bir tek biz varız. Rakibimiz sadece kendimiziz, bir başkası değil.
O zaman kendimizi korumak adına öncelikle özümüzle barışmalı, onu affetmeli ve çok sevmeliyiz! Hata diye bir şey yoktur, herkes hata yapar ve hatalar her zaman bizim öğreticimizdir. Hatalarla yüzleşmeliyiz, bunu yapabilirsek karşımızdakilerle daha rahat diyalog kurabilir, onlara hak ettikleri değeri verir (!) ve çok rahat affedebilir ve kendimizi özgürleştirebiliriz. Burada karşımızdakileri affetmekten öte kendimizi özgürleştirmektir aslolan.
Yaşamın tam orta yerinde birçok şeyin farkına varıp kendimizi eğip, büküp, düzeltip, güçlü, doğru, sağlam, yıkılmaz kılmalıyız. Karşımızdakilerin özel alanlarımıza, düşünce ve duygu dünyamıza girmelerine müsaade etmemeliyiz. Destek ve yardım istemedikleri müddetçe böyle bir öneride bulunmamalıyız.
İçte tutulan, içte yaşamaya çalışılan her şey kocaman bir tıkanıklıktır. Yorar, tıkar, boğar ve kendimizle birlikte birçok ilişkimizi öldürür. Birçok konuda ileriye veya kişilere bir adım atılmazken, iki adım hatta 4-5 adım atılsın diye beklemek nasıl bir lükstür? Dev aynası ile göklerde muhabbet bu mudur acaba? :)

Bildiğim bir şey varsa sevgi ile yaklaştığın, kucak açtığın, doğru ve tertemiz baktığın özün, sana en yakın olan sığınağındır. Gelenler, gidenler, yanında olanlar, arayanlar, soranlarla yaşam sadece 3 ya da 4 güne sığan düğün ve bayram…

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Sevgi, sadece 'seviyorum' demek midir?


Sevgi başka bir şey…
Sevmek sadece ‘seviyorum’ demek değildir.
Çoğu insanlarımızın ağzından düşürmediği, sayfalara aktardığı, bol keseden sevgi dağıttığı, içi boş sözcüklerle kendini kandırdığı sevgi, sevgi midir?
Peki, sevgi nedir? Sevgi, sizin göz bebeğinize, ruhunuza ve beyninize ne fısıldıyor?
Sevin, sevmek çok güzel ama o yere göğe sığdıramadığınız sevgi, size sevdiklerinizin ruhunu örseleyin, gururuyla oynayın, güvenini sarsın, aldatın, kandırın, dövün, yara-bere içinde, elsiz, kolsuz, evsiz, yiyeceksiz mi bırakın diyor? 
Köksüz, dalsız, yapraksız, çiçeksiz, meyvesiz mı bırakın diyor?
Kanatsız, kuyruksuz, patisiz mi bırakın diyor?
Sular akmasın, hayat vermesin, kaynakları kurutun mu diyor?
Denizler temiz kalmasın, içine mıçın, pisliklerinizi boşaltın mı diyor?
Ormanları yakın, ağaçları kesin, kuş seslerini duymayın, rüzgarın tatlı esintisini hissetmeyin,  gölgesinde dinlenmeyin mi diyor?
Güneşin yolunu kesin, ısıtmasın, aydınlatmasın mı diyor?
Sevgi, sizlere ne diyor Allah aşkınıza…

Sözde olan, farkına varılmayan, ruha karışmayan, bilinç oluşturulmadan yaşanan hiçbir sevgi sevgi değildir! Ancak kör, sağır, dilsiz bir şekilde kendini, günü kurtarmaktır bunun adı…

300 senelik bir palamut meşesinin/meşelerin, çınarların dibine beton suyu ve betonun dökülmesine göz yumanlar, bu ağaçların bu zulme dayanamayacağını bilmiyorlar mı, elbette biliyorlar ama kimin umurunda.. Bir aptal altın, kadınların ellerini, boynunu süslesin, adamların boynunda ve bileklerinde, evlerindeki altın varaklı yaşamın içinde yer alıp onları zengin göstersin  diye tüm canlıların sağlığı nasıl tehlikeye atılır?
Son zamanlarda rüyalarımda zeytin ağaçlarını, meşeleri, hayvancıkları ağlarken görüyorum. Ne acı!
Anlamak mümkün değil… Bilin ki gideceğiniz yer 2 metrelik bir toprak yığını, belki sizi yiyecek böcek bile bulmayacaksınız, bedeniniz belki toprağa bile karışamayacak, zombi gibi duracaksın, öylece...

Bilincin olmadığı yerde sevgi olamaz!
Her zaman söylediğim gibi benim Allahım sizin inandığınız, inandırmaya çalıştığınız Allah değil, benim sevgim de ulu orta orada burada laf olsun diye dolaşan sevgi değil!

31 Temmuz 2019 Çarşamba

Ne desem ki...


Megapollerde bozulan psikolojimizi düzeltmenin yolları doğanın sonsuz yeşilliği, mavisi ve ortama serpilmiş renklerinden geçer. Ve ne yazık ki bu düzelme ve yenilenme kısa sürer.

Derin nefes alırsın, enfes kokuları burnundan süzerek alır, taaa ciğerlerine üflersin. Gözlerin parlar. Denizi, toprağı, ağaçları, betonlarda yaşadığımız zorunluluk ve mutsuzluklarımızdan sonra defalarca kucaklar ve öpersin. Cildin bir başka güzelliğe bürünür, hücrelerinin dans ettiğini hissedersin. En önemlisi sevdiğine kendini sevdirir gibi dönersin o güzel ipeksi su ve dalgalar içinde. Sen de seversin onu ellerinin yumuşacık dokunuşuyla… Yeşilliklerde yuvarlanırsın, koşarsın, şarkılar söylersin, saçmalarsın hiç büyümemiş çocuklar gibi…
Ağustos böceklerinin bitmeyen senfonisi, balıkların süzülerek etrafında dolanması, alçaktan uçan bembeyaz kuşların minicik çırpınışı ve pata pata teknelerin köpük saçarak yol alması (balıklar çamaşırları hırpalamadan yıkıyor sanki J).
Ruhu yoran hiçbir şey yok, ne telefon, ne arabesk-pop müzik, ne trafik, ne toz duman, ne de insan gürültüsü ve suratsızlığı. Var olan sadece doğanın sesi, kokusu, rengi, dokunuşu… Tapınmaksa bunun adı, evet tapınıyorum! Varlığım ve kusursuz varoluş için şükrediyorum.

Üzüldüklerim bu kadar güzelliğin yok edilmesi ve kalanların yok edilmeye çalışılması… Katı, çirkin, ruhsuz, sevgisiz, anlamsız, bırakın güzellikleri görmeyi, bakmanın ne olduğunu bile bilmeyen, kendilerine madde dünyası yaratmaya, onlarla  varlıklarını kanıtlamaya çalışan yok ediciler… Ülkeni satamazsın, ülkeye/ülkenin havasına, toprağına, suyuna siyanür, radon, metan, karbonmonoksit vb. bulaştıramazsın, canlıları hasta edemezsin, ölmelerine göz yumamazsın.

Uzaklaştığımız doğa intikamını alacaktır, “el mi yaman bey mi yaman” hep birlikte göreceğiz…

18 Temmuz 2019 Perşembe

İnsan Kusmak!


Son zamanlarda yaşadığımız, dinlediğimiz, gördüğümüz, okuduğumuz, saçma sapan yanıtlar aldığımız, azarlandığımız, hiçe sayıldığımız, her şeyi ama her şeyi çirkinleştiren ve hatta yok eden bunca gayri ahlaki davranış ve yok edici eylemlerden sonra aklıma gelen tek şey “insan kusuyorum” oluyor.
“İnsan nasıl kusulur” sorusunu soran olur mu acaba? İnanın tek tek düşününce gerçekten kusuluyor, her ne kadar çıkarmak zor olsa da…
Kimse kendi işiyle haşır neşir değil. Kendini dev aynasında gör, karşındakileri küçültebildiğin kadar küçült hatta ufala. Hak-hukuk-adalet gibi kavramlar boşlukta, ne anlama geldiği bile bilinmiyor.
Varsa yoksa para, gösteriş, ahkam kesmek, kolaya kaçmak ve ‘ben’ taraflarını beslemek.
Dolayısıyla daralan insan-insan çemberinde çirkinliğe bulaşmadan yaşamanın anlamlı (!) anlamsızlığı (!)... Bu da bizi ne kadar tatmin eder bilinmiyor.
Değişmeyen/değiştirilemeyen düzendeki tatmin, tatmin midir? Kafanı kuma gömmekten başka bir şey değildir inanın!
Yola çıkmakla başlayan mücadele başını yastığa koyuncaya kadar devam eder. Baş yastıktayken de kabusları sürer gider...
Susarsan daha çok susmak zorunda kalırsın, kabullenişlerin içinde fırtınalar koparır.
Bir yanım insan kusarken, diğer yanım dingin, ruhu güzel ve huzurlu insanları düşünmeden edemiyor!

İşte o insanlar;

Gösteriş yapmazlar,
Her gün yeni şeyler öğrenirler ve öğrenerek beslenirler,
Az konuşurlar, içerik ve kalite varsa coşkuları sonsuzdur,
Gülümsemek onların tarzıdır ve kimseyi rahatsız etmeden gülerler,
Saçma insanları ve saçmalıkları görmezden gelirler,
Nezaket, incelik, özen, dürüstlük onların gerçek ruh halidir,
Kıvırmazlar, yalanlarla dostluğu yoktur,
Sevgi dolu ve iyimserdirler,
Paylaşmak onların yaşam biçimidir, herkese ayıracak zamanları vardır, bahane bulmazlar,
Kimsenin onlar adına karar vermesine izin vermezler, kimsenin de işine karışmazlar,
Yaşama güzel bakar, güzellikleri görür ve güzelliklerle yaşamayı tercih ederler…

28 Haziran 2019 Cuma

Sevgili insanlar ve yine sevgili insanlarımız...


Hayatı biraz mutlu, sevecen, içten, özenli, duyarlı, paylaşımcı, saygılı ve sevgi dolu yaşamaya ne dersiniz?
Yaşlılara, hastalara, doğaya, hayvanlara kendinize nasıl davranılmasını istiyorsanız lütfen onlara da öyle davranın, öyle olmaları onların suçu değil. Alay etmek, görmezlikten gelmek, hiçe saymak ne acıdır…
O güzel yüzleriniz biraz gülsün ne olur. Mutsuzluk bulaşıcıdır; her gün böyle uyanır ve yollara bu şekilde çıkarsanız, mutsuzluk yüzünüze yerleşir.
Mutsuzluktan bin parça olmanız gerekmez!
Bakın eliniz tutuyor, ayağınız yürüyor, gözleriniz görüyor, kulaklarınız duyuyor, yediğiniz yemeğin tadını alabiliyorsunuz. Ya buna sahip olmayanlar ne yapsın?
Arada bir “bu uzuvlarım olmasa ne yapardım” sorusunu kendinize sorabiliyor musunuz ya da o eksikliği yaşayabileceğiniz hiç aklınıza geliyor mu? Ne mutlu bizlere ve sizlere ki, - sağlıklıyız!
Lütfen silkinelim ve kendimize dönelim, en iyide olmak hepimizin/hepinizin yolu olmalı! 
Martin Luther King diyor ki: "Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo'nun resim yaptığı, Beethoven'in beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yazdığı gibi süpürün, o kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup 'burada işini çok iyi yapan biri, dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş' desin" 

Güneş her gün doğuyor; o nefis ışıklarını ve sıcaklığını bizlere hiç bıkmadan, mutsuz olmadan yansıtıyor. Bir güneş olmanızı kimse beklemiyor ama güneş gibi bakmak hepimizin sorumluluğu olmalı!

Mutluluk da öyledir; her gün kendinizle barışık, çevreyle barışık yaşarsanız, o mutlu yüz ve güzel yürek herkese iyi gelecektir, öncelikle kendinize…
Elinizdeki imkanlarla, temiz, bakımlı, zevkli görünmenin yolları o kadar zor olmamalı! Sabun iyi bir temizleyicidir, illaki sıvı sabun ya da şampuan almanız gerekmez, limon vücuttaki tüm kokuları alır, illaki parfüm ve deodorant peşinde koşmanız da gerekmez.
Tüketim topluluğunu da tüketime zorlayan kapitalizmi desteklemeniz ve bu denli sevmeniz de gerekmiyor. Doğa sizlere en güzel renkleri, kokuyu, tadı ve sesleri verdi, bunların kıymetini bilerek, düşünerek, kendinizden bir şeyler katarak ve üreterek yaşamanız ne hoş olacaktır…

Her şeye sevgiyle yaklaşın ve sevgi dolu olun ne olursunuz… Ağacı kucaklayın, köpeği okşayın, serçe sesini dinleyin… Bakın ne güzel şeyler anlatıyorlar.

Yaşam hepinizi mutlulukla sarmalasın. Güzellikle kalın!

2 Nisan 2019 Salı

Yalnızız…


Aslında 2 kişi yalnız değildir.
Bir insan vücudunda gizli köşelerde dolaşan spermler, 1 ya da 2’sini karanlık, sulu, sıcak bir ortamda bırakıp giderler.
Beklerler, oluşurlar ve gün yüzüne yapayalnız çıkarken ağlarlar. “Uzun ve bilinmeyen yollardan geldim. Ey etrafımdaki insanlar, annem-babam (bu ad konulmuş bunun ne olduğunu da bilmiyorum) ve diğer büyüklerim sesimi duyun, beni kucağınıza alın, sevginizle sarıp sarmalayın. Çok yalnızım!!! Ortaya çıkış, dünyaya geliş nedenimi, ne yapmam gerektiğini, nasıl bir şey olduğumu, neye benzediğimi bilmiyorum.
Bakınca prototip bir şekil var ortalıkta; baş, el, ayak, göz…vs. Bazı önemsiz özelliklerle ayrılan şeyler görüyorum ama anlamsız buluyorum. Renkler, şekiller…
Ben geldim diye mutluluk çığlıklarınız var, bu da beni şaşkına çeviriyor. Halbuki ben ağlıyorum!..
Büyüyorum… 2, 3, 4, 5 ve kocaman bir topluluk içindeyim, aslında mutluyum, mutlu olduğumu sanıyorum. Bir de bakıyorum bu topluluk yalnızlıklardan şikayet ediyor ve yalnızlar…
Yalnızlıktan çıkan bizler neden yalnızlıktan şikayet ederiz ki?”
Yaşayışlarımız, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, ağlamalarımız, uykularımız hatta gidişlerimiz de yalnız değil midir? Sıcacık sardığın, gülümseyerek baktığın, elini tuttuğun, yüzünü öptüğün, saçlarını okşadığın çok sevdiğini bile yapayalnız bırakıp, arkana bakmadan dönüp gitmez miyiz?
Şairler-yazarlar yalnızlığı hep koyu anlatır. Ressamlar kopkoyu.
Yalnız insan zaten kopkoyudur, daha da ağırlaştırmanın anlamı var mı?
Ben, yalnızlığı her sabah yıkıyorum, bembeyaz bırakıyorum geceye. Gün mutlu, gece mutlu, ben mutlu...
Bu durumda yalnızlığın kollarını aramaya gerek yoktur. Bilirim-ki, gündüzlerime güneş baba, gecelerime ay dede uzanır bazen de rüzgarlarım uzatır kollarını usulca…

28 Mart 2019 Perşembe

Ülke mi, parti mi, kişi mi?

Yedik birbirimizi ve yemeğe devam ediyoruz. Ayrışa ayrışa yol ayırımlarında şaşkın ördek olduk.
Hangi gazeteye baksam, hangi TV’yi izlesem, kimlerle görüşsem, kimlerle konuşsam, hangi köşelerde dolaşsam diye düşünmekten yorgun düştük.
İstanbul’u boyadılar, Türkiye’yi komple boyadılar… Boyanan insanların iç dünyasını anlamak mümkün değil. Boyanın renginin anlamını fark edemeyecek kadar boyalardan uzaklar.
Edebi bilmeyen, anlamayan bir hayatın sarmalında doğan ve dolaşan çocuklar edep kelimesine yabancı… Aaa o da ne?
Edep kelimesinin tüm ayrıntılarını bilen çocuklar ise sessiz ve efendi…
Değişmeyeni değiştirme çabası nafile. Suskunluklarımız çok acı. Konuşmanın ötesine geçemeyen bizler.
Ülkeyi, ülkenin tüm varlığını tepe tepe kullanıp koltuğu bırakmak istemeyecek kadar açgözlüler. İşsiz, yoksul, mutsuz insanları göremeyecek kadar perdeliler.
Varsa yoksa ülkenin ve partinin üstüne çıkıp kişisel varlıklarını daha da sağlamlaştırmaya, ülkeyi daha da yoksulluğa ve karanlığa saplamaya çalışan ben’ler…
Başka eller, başka beyinler, başka yürekler ve bambaşka suratlarla dolaşan insanlar.
Kendini olduğunun dışında göstermeye çalışan, ‘mış’ gibiyi öyle gibi gösterenlerin rahatlığını görmek.
Medeniyeti özledim, medenice davranışı özledim. Pislik atmadan, her konunun altında bir çapanoğlu aramadan siyaset yapan, konuşabilen, dinletebilen iç dünyası sevgi dolu insanları özledim.
“Paçalarından efendilik, hanımefendilik akıyor” sözünü kullanabileceğimiz kaç insan kaldı? Parmak sayısı kadar az olan, fenerle hatta kocaman projektörlerle dolaşıp bulamadığımız insanları özledim. 

21 Mart 2019 Perşembe

'Evet, yok'


Malzemenin çok olduğu, sistemin hiç olmadığı bir ülkede yaşıyoruz.
Çocuğu ailesi, komşusu mahallesi, hastası hastanesi, öğrencisi okulu, polisi karakolu, müşterisi marketi, elemanı şirketi, yolcusu taşıtları, müteahhidi-mühendisi inşaatı, seçmeni seçimleri…
En önemlisi de halk ve yöneticileri…
Sızı gibi içi sızlatan konular. Katlanmak zorunda olduğumuzu hissettiren bir yapı…
Dinlemek ve görmek zorunda mıyız? Ruhu sakatlanmış, kine, nefrete, korkuya, ikiyüzlülüğe, talana, yalana, sapkınlığa bulanmış insanları seçmek zorunda mıyız?
Elindeki sopayı saklayan ama her gün sözleriyle insanların kafasına kafasına vuran hoyrat sıradanlıkları yaşamak zorunda mıyız?
Güzellikler hakkımız; sabahımıza, akşamımıza, her günümüze yayılışını görmek, yaşamak istiyoruz ama onları da zifiri karanlığa ve balçığa çeviriyorlar.
Sorgulamayan, sorusu sorulamayan, dur denilemeyen, yıkılamayan yapıda mutlu olmak mümkün mü?
Kendimize soru sormaktan, cevabını vermekten, dur demekten, her gün bileylediğimiz bıçakları kendimize saplamaktan, delik deşik olmaktan, acısını içimizde yaşamaktan yorulduk…
Yoran insanlar hiç yorulmaz mı, hiç durmaz mı, hiç iç dünyasına bakmaz mı, ben kimim, ne yapıyorum, nedir bu kinim, tüm  bunlara hakkım var mı demez mi?
Bir yerlerine sakladığı çocukluktan kalma gülen bir yüz, anı, sevecenlik, sığındığı bir masumiyet yok mu?
Varsa bile yok olarak mı bakılıyor ya da yoklukların üzerini maddesel metalarla mı süslüyor?
Yoklukların bir misyonu olabilir mi?
Tüm bunlara cevabınız ‘evet, yok’sa siz de yoksunuz ve yok olacaksınız… NE ACI!

11 Mart 2019 Pazartesi

İstanbulmuş ve aşkmış...


Tüm değerlerin yittiği toplumda, İstanbul aşkı ne ola ki?..
Aşk bu kadar yerlere düşecek değer miydi? Betona, demire, şantiyeye dönüşen, çirkinliğe, pisliğe, kirliğe, kaosa, trafiğe, saygısızlığa, kabalığa, vurdumduymazlığa gömülen aşk, AŞK mıdır?
Acaba aşkı ben mi yanlış biliyorum…
Romantizmin güzelliği, naifliği, zarafeti, tertemiz dünyası, bir çınar ağacının altındaki çimenler, deniz kenarındaki bir kayanın tertemiz sularla arkadaşlığı, martıların nahifçe uçtuğu, balıklar oynaşırken seyre daldığımız sular yok edildiyse neyin aşkı ile yanıp tutuşuyoruz?
Ressam İstanbul’u tualine alamıyor, günümüzün hangi şairi Nazım Hikmet, Orhan Veli, Yahya Kemal Beyatlı, Cemal Süreyya gibi İstanbul’u anlatabiliyor? O gündüzler, akşamlar artık yok. Adım başı rastladığımız erguvanlar, leylaklar, mimozalar, manolyalar ve şakayıkların kökü kazındı. Görebilmek için kalan 3-5 eski İstanbullulara ziyarete gidiyoruz.
Hoyrat yaşam, hoyrat yapı, hoyrat insanlarla aşk yaşanmaz! Yaşanamaz!!!

18 Ocak 2019 Cuma

Boşluk...


Bazen bomboş bakarsın, insanlara, doğaya, ekrana, telefona ve yaşama…
Anlamsız dersin çekilen sıkıntılar, acılar, sevinçler, hırslar, kinler, incitmeler, incinmeler…
Bir anlam ararsın yan sokakta, kumrunun kanadında, açan çiçeğin renginde, kahkahanın tınısında, giysinin güzelliğinde, severek aldığın bir minik objede,
okumaya çalıştığın kitabın sayfalarında…
Kafanı çevirirsin gökyüzüne, uzun uzun bakarsın.
Tenini bırakırsın düşecek yağmur damlalarına ya da bir kar tanesine, hafifçe ürperirsin bir anlama yaslanırcasına.