23 Haziran 2020 Salı

Okur ve bakar dururum


Okur dururum, gerçek yaşamlara bakar dururum…
Tarih boyunca insanlar biri birine işkence etmekten, incitmekten, acımasız davranmaktan, ruhları rencide etmekten, savaşmaktan, öldürmekten, sakat bırakmaktan yorulmamış.
Yıllar ve uygar yaşam teknolojinin her türünü insanlara sunmuş ama ruhları iyileştirmeyi düşünmemiş. O yaralı ruhları daha çok yormaya, hırpalamaya, kullanmaya, hatta bir canavar yaratmaya meyletmiş.
Kendilerini daha çok besletecek maddi ve manevi silahları hep gündeme taşımışlar. Ders almak mı, ders yok! Amaç, hep üstün olmak… Sömürmek… Güç gösterisi… Bir karış toprak… Efendi ve patron statüsüyle zemini sağlamlaştırmak…
Yıllar bir garip akar ve kimse dönüp bakmaz, ders çıkarmaz!
İnsana, insanlığa yaklaşmak der dururlar. Çevre derler, çevreyi yerinden oynatırlar. Kendilerine işletilen kuruluşları “insan hakları” “çevre, doğa, hayvan hakları” vb. önümüze koyarlar ama içi boştur. Çünkü diktatörce uygulamaya çalıştıkları hep acımasız yaptırımlardır.
Sonuçta sana, yaşamınla ve yok edilen yaşamlarla ödetmeye çalıştıkları içi karanlık garip bir dünya sunarlar… 

11 Haziran 2020 Perşembe

Kalem!


Kalem deyip geçmeyin.
Ne güzeldir dimdik duruşu o kurşun kalemlerin (!)
Kalemtıraşla açarsın, kıvrıla kıvrıla düşer giysisinin bir parçası
ve mis bir koku doldurur havayı
Sivrilen (!) uç, artık yazmaya hazırdır…
Divitin okka ile dolma kalemin mürekkeple uyumu da başka güzeldir.
Masum dururlar, albenileri vardır, ta ki ele alıncaya kadar…
Kalem, el, beyin, yürek bir araya gelince çığlıklar yükselir gökyüzüne…
Etraf der ki kaleme “sen masum değilsin! Cezanı çekmelisin!”
Halbuki bilmezler ki; masumiyet; saf, temiz, duyarlı, bilen, gören, araştıran, korkmayan kişinin içini dışarıya dökmesidir…
Kalemle doğruları yazanın uyumu ve benzerliği işte budur!
Şimdi soruyorum…
Masumiyete reva görülen demir parmaklıkların isyanını duyabiliyor musunuz?

8 Haziran 2020 Pazartesi

Konya-Ereğli Sümerbank ve Şeker Fabrikası


Abimle bir sohbet esnasında köy enstitülerini, buradan yola çıkarak Atatürk’ün ne kadar uzağı gören, stratejilerini iyi koyan, milli gelir ve dayanışmaya dayalı yaptırımlarının olduğunu bir kez daha saygı ve sevgiyle anımsadık.

Konya- Ereğli babamların muhacir olarak üç ayrı şehirden sonra gelip yerleştikleri yerdi. İstanbul’a geldiklerinde Balkan savaşı, İzmir’e gittiklerinde Yunan savaşı ortaya çıkmış. Kayseri’ye gitmişler, orayı hiç sevmemişler ve sanırım tarıma en elverişli topraklar olarak Ereğli’yi düşünmüşler. Bir Anadolu kasabası olan bu yeri daha modern, düzgün, üretilenlerle kendi kendine yeter hale getiren, atanan başarılı yöneticileri de rahmetle anmak gerekir sanıyorum.

Bu ara babamın da bir Atatürk hayranı olduğu, onun felsefelerine, ülke sevgisine, kasabayı kalkındırma, ağaçlandırma, eğitime destek amaçlı yaptığı katkılar, bölge bölge oluşturdukları birleşme-dayanışma girişimleri ve desteğinden de bahsetmeden geçmeyeceğim. Yıllar sonra bulduğum, annemin sakladığı makbuzlar ve yazılardan okullara, STK’lara yaptığı bağışlar her birimizi gururlandırmıştır. İyi ki Atatürk’ü çok iyi anlayan ve CHP’li olan o babanın çocuklarıyız.

Abimle çocukluğumuz döneminde Sümerbank fabrikasını ve o dönemde sunulan olanakları konuştuk. Aynı dönemde olmasa da 4-5 sene sonrası şeker fabrikası da kurulmuştu. Elbette biliyordum bunları ama bilmediklerim daha çokmuş.
Şöyle ki;
Fabrikaların etrafı yemyeşil, içinde her çalışan için iki katlı lojmanlar, dinlenme yerleri, çalışan kadınlar için kreş, fabrika çalışanlarının daha verimli çalışılabilmesi için spor salonu “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ilkesi ile oluşturulmuş. Çalışanların ve tüm Ereğli halkının yararlanabileceği, sanat ve kültürlerini artırmak, başka şehir ve ülkeleri tanımak amacıyla kurulmuş olan sinema ve kütüphane. İlk siyah-beyaz yerli ve yabancı filmleri Sümer Sineması’nda izlemiştik. Belgin Doruk, Ediz Hun, Muhterem Nur, Fatma Girik, Sadri Alışık, Ayhan Işık, Yılmaz Güney ve diğerleri ile sinema sahnesinde tanıştık! Başka ülkelerin de duygularının olduğunu Rüzgar Gibi Geçti, Kazablanka, Raj KapoorSophia Loren ile Güneş Çiçeği’nde öğrendik…


Yerli üretimi tanıtmak, yaymak, kullanımlarını sağlamak için kooperatif kurulduğunu ve her detayın ince ince düşünüldüğünü yaşadık.

Yanı sıra hem çalışanların çocukları hem de tüm kasaba halkı için Sümer ilkokulu açılmış. Kooperatiflerde de tüm Sümerbank fabrikalarının ürettiği yünlü kumaşlar, basma, pazen, battaniye, Amerikan bezi, çarşaf ve nevresim için özel dokuma kumaşlar, pikeler mevcuttu. Hatta ayakkabı atölyesi bile kurulmuş, herkesin alabileceği makul rakamlarla satılmaya başlanmış.  Bu imkandan sadece fabrika çalışanları değil, tüm kasaba halkı yararlanmış. (Evde hala özenle sakladığımız çarşaflar vardır). Birçoğunu kullanmamıza rağmen sağlamlığından hiçbir şey yitirmediler.

Yine o dönemde futbol sahası kurulmuş, iyi futbolcular yetişmesi için teşvik edilmiş. Dönemin ünlü güreşçilerinin geldiği ve milli sporumuz olan unutulmaması gereken güreş yarışmalarının düzenlendiği platformlar oluşturulmuş. Müsabakalara katılan güreşçiler yetişmiş.

Ayrıca ve en önemlilerinden biri olan fabrika akarsu üzerindeki santralden elektrik üretilerek, Ereğli’nin karanlık gecelerden kurtulması, daha aydınlık günler yaşaması (!) ve yaşama daha aydın bakması için kasabaya elektrik ağı tesis edilmiş.
Epey zaman önce bir Anadolu kasabasında çağdaşlığa adım atmanın temelleri bu şekilde atılmış, sahip çıkılmış, kendi kendimize yetmemiz sağlanmış. Şimdilerde ise Atamızdan miras kalan bu milli değerlerimizi, gelirlerimizi, kuruluşlarımızı, üretip, ihraç ettiklerimizi sadece kitaplarda, eski gazetelerde okuyor ya da üzülerek anılarımızda canlandırıyoruz.  

Aslında bakınca sadece Konya Ereğli değil, ülkenin bir çok yerinde açılan fabrikalar, tarım ve hayvancılık alanları yok edilmiş, sanat ve kültür yobazca eleştirilmiş, kurulan binalar, açılan alanlar şuursuzca kapatılmış, satılmış, yıkılmış ve yok edilmiştir.

İleriye gittiğimizi sandığımız farklı bir zihniyet ve betonlar arasında sürünen hatta sürünemeyen milli gelirlerimizin yok edilmesiyle ne kadar gerilerde olduğumuzu görüyoruz. 

3 Haziran 2020 Çarşamba

Corona Virüs Günlerinde

(Nedense aklıma hep "Kolera Günlerinde aşk" filmi geliyor. :))

Bu günlerde mutfağı ve evi temizlerken annem aklıma geldi.
Haftada bir kaşık, çatal, bıçak bardakları sirkeli suda bekletir, mutfak setini sirke ile temizlerdi. Gerek elma, gerekse üzüm sirkesini kendisi yapardı.
Çamaşırlara çivit koyar, beyazları kazanda sabunla kaynatır, kar gibi yapardı. Doğa temizdi, o mis çamaşırlar bahçede tertemiz kururdu. Onları alır, külotlar da dahil her birini tek tek ütüler, katlar, bohçaya koyar ve yerine kaldırırdı.
Salça, reçel (özellikle kireç kaymağına yatırdığı kayısı reçelleri, beyaz tabakta kırılmış yumurta gibi nefis dururdu) turşu, tarhana, erişte, mantı, yoğurt, ekmek, börek tabii ki yemekler her zaman o güzel insanların ellerinden çıkardı. O temiz lezzetler bambaşkaydı. Naylon poşetler kullanılmazdı, herkesin bez torbaları ve fileleri vardı, filede yiyecekler görünmesin diye gazete kağıdından yapılmış kese kağıtları kullanılırdı.
Dışarıdan yemek, konserve, meyve suyu…gibi şeyler almak, temizliğe kadın çağırmak, giysileri ütüleyen başka kadınlar bulmak?  Sökülmüş, yırtılmış giysiler tamir edilir, onlara estetik ve zevkli yamalar yapılırdı (patch work, sanırım bundan esinlenerek yapılmaya başlandı), çöpe atmak, hiç ama hiç onlara göre değildi. Havlular vardı bembeyaz, sık sık kaynar suda sabunla kaynatılır, bembeyaz, tertemiz, mis kokardı. Kağıt havlular yoktu. Çamaşırlar bahçe ağaçlarına ip gerilir, çamaşırlar asılır, esintinin güzelliğinde kururdu. Kışın ise yine iplere asılır, buz gibi havada var olan mikroplar kırılsın diye geceye bırakılırdı.

Corona virüse günlerinde her kadın ve erkeğin elinde bir bez, temizliğini kendisi yapıyor. Ekmeğini, yoğurdunu, reçelini, yemeğini kendileri yapmaya çalışıyor. Gülüyorum, aslında yapmamız gerekenleri yaptıran görünmez bir varlık hepimizi hizaya soktu. Siyah-beyaz, zengin-fakir ayırımı yapmadan…

Sınırsız harcanan para, şımarıklık, tembellik, her yerde adam kullanmak, yerli malı beğenmemek, tüketmek tüketmek tüketmek…
Üretmeden, çevreye hiç katkı sağlamadan, tam tersi yok etmeye, zarar vermeye meylederek, yardımlaşmayı, paylaşmayı bilmeden, her şeyi çöpe atarak yaşamak! Birilerinin ihtiyacının olabileceğini umursamamak… Sadece görüntüyü kotarmak, abur cubur şeylerle karnını doyurmak, doğada bulunan her şeyin ekosisteme katkısı vardır. Neyin, neye yaradığını, nasıl fayda sağlanacağını, bilmeden, öğrenmeden, geleceği hiç ama hiç düşünmeden, gözü kapalı yürümek. Yıllar önce Aborjinler ile ilgili bir kitap okumuştum. “Doğadaki her şeyin bir faydası vardır, hiçbir şey kötü, çirkin, pis değildir, o döngüyü iyi takip etmek, özde yaşamak gerekir” derler. Doğa ile iyileşmek, doğa ile yaratıcılık, doğa ile saflık, sevgi, enerji ve sınırsızlığı keşfetmek ne güzel bir duygudur.
Geçenlerde Murat Muratoğlu’nun bir videosunu izledim. Konu kenevir ve kenevirden yapılabilecekler. Kenevir deyince aklımıza hep kötü imaj gelir. https://youtu.be/Zi4PffZZrKC  Çünkü bilmenin ne demek olduğunu bilmeden yaşıyoruz.

Araştırmak yok, öğrenmek yok, uygulamak ise hiç yok. Hazır ne varsa onu tüketmek için şartlanmışız.

Bu ara üretenlere ASLA saygısızlık etmem, edemem.
Görünen o ki, sürüklendik, sürükleniyoruz…