11 Ağustos 2016 Perşembe

Dönüşlerimiz...

Bazen kalemi durdurmadan yazmak istersin, ya da susmadan konuşmak ama elin sakin akan bir derede olmak ve serin suyu hissetmek ister, onu bulandırmaya kıyamazsın.
Ana konular insanı çok düşündürür ve hırpalar. Böyle bir süreç yaşanır, aslında bu süreç hiç bitmez! Çok yüklendik yaşamı, konuları, soruları, sorguları, saygıyı, sevgiyi, özeni, incelikleri düşündük ve düşündük!!! Elimizin tersini adamakıllı çalıştıramadık, itemedik böylesi düzeni.
Hepimizin rahatsızlığını duyduğu bu güruha katlanma ve Salinger’in gencinin katlanamama sancılarını çok iyi anlıyorum.

Sonra gene sevdiklerimiz adına geri dönüşleri yaşamamız ne kadar acı değil mi? 

27 Haziran 2016 Pazartesi

Saraybosna

Bir hikaye anlatmak isterdim; gerçek yaşam üzerine ve güzellikler adına...

Duygunun doruklarda yaşanabileceği bir yer düşlemeye kalksam sanırım orası boydan boya Yugoslavya ve bölünmüş ülkeler adına Sarajevo olacaktır. Birde Karadağ ve Sırbistan çünkü babamın ve halamın doğduğu yer Gusinje’dır, yarısı Karadağ, yarısı Sırbistan’da kalmış.
Bu ülkenin yaşayanları yakın zamanda savaştan çıkmış,  katliam görmüş, mermilerin delik deşik ettiği hüzünlü binalar arasında bu kadar mı insan, güler yüzlü, temiz, sevgi dolu kalabilir? Yeşil desem yeşilin güzeli, çiçek desem çiçeğin güzelliği, insan desem insanlığın yumuşacık, mütevazı asaleti göz dolduruyor.
“Bu kadın Avrupalı diyorduk, vallahi özüne dönmüşsün” diyen başkanımız ne kadar doğru demiş. Evet, özümüzü nereden aldığımız, nerelere değer verdiğimiz, orayı ziyaret edince daha net bir şekilde ortaya çıktı.
Katliamda oğlunu kaybetmiş, şu an gözleri görmeyen, ya da görmek istemeyen yarı Boşnakça yarı Türkçe anlatmaya/anlaşılmaya çalışan güler yüzlü anacık.
Annemin, belki anneannemin kopyası olan tertemiz ifadeyle “Moje majka” diyen iki güzel kadının omzunda göz yaşına müsaade etmeleri.
Bahçesinde mezarlık olan ve dua okumak için kafamı uzattığım camideki sakalsız tertemiz yüzlü cami hocasının içeriye daveti. Kadınlı-erkekli aynı cami kapısından içeri giren o tertemiz insanların sorulara cevap veren ve gideceğin yere kadar götüren yüce gönüllüler…Biz dini böyle bildik, insanlığı böyle yaşadık, güzelliği böyle sergiledik. Dinin vecibeleri mütevazı bir şekilde gösterişi olmadan yerine getirilirdi.

Erkeklere karşı içimizde kötü düşünce hiç olmadı, dosttuk ve kardeştik, onlardan kaçmazdık, saygımız sonsuz, sevgimiz insanca idi.

Bir yığın duygu ile gittim, 3-5 gün yaşadım ve döndüm... 

Tüm Boşnakların gidip görmesi ise dileğimdir.

17 Mayıs 2016 Salı

İstek Mi, Zorunluluk Mu?

İstanbul’u, plazayı, işimi, ortamımı, trafiğimi, koskoca anılarımı, yeni giysileri, körüklenen alımları elimin tersiyle itmek ve sade kendimce üretebildiğim yaşamda var olabilmeyi 20 yaşımdan bu yana istemişimdir. Geç kaldığım ama gene de sapsade yaşadığım bu yaşama şimdilerde adım adım yaklaştığımı hissediyorum. Belki bu, önüne geçemediğim yoğun istek, belki zorunluluk? Zorunluluklar, bu isteğimi erken kılacak, sevincim hüznüm bundandır…
Şehre, mahalleye, dolandığım sokaklara bir bir veda eder gibiyim. Evin her köşesine oturup, her köşe başını, bakkalımızı, manavımızı, kasabımızı, sevdiğim pastane, kahvehane, fırın gibi yerlere başımı uzatıp, kokusunu bir kez daha yüreğimin orta yerine yerleştiriyorum. Sanki, sanki….

Kadriye Teyze

Balkonun balkon olduğu güzelliğe (abuk materyallerle kapatılıp, tıka basa eşya doldurup, nefes aldırılmayan), renkli çiçeklerin ılık rüzgarda dansettiği, kuşların cıvıltıları ve hatta kediciğin doğum yaptığı bebelerin olduğu, nefes alan mekana; Kadriye teyze ve Mine ablayı kahveye davet ettim. Karelerime kare katıyorum.
Kadriye teyzemiz 97 yaşında (böyle insanlar daha çok yaşasın) tüm sevimliliği ile bir şeyi hatırlamadığını sandığı yerde “yoksa be ihtiyarladım mı?” dedi.  İçten ve ne söylediğini bilen muzip bakışları ile kırışmış yüzünde sakladığı binbir renkle “ilk kez kahveye geliyorum, uykudan yeni kalktım (çünkü yatağından çıkarıp, getirdim J) sana bir şey getiremedim” diyerek, Mine ablayı yerinden kaldırıp, bana aldığı hediyeyi getirtti. İşte eski soluklu, soylu insanlar!.. Nasıl sevmem ki… 

22 Nisan 2016 Cuma

Sevdiğim Göztepe....

Göztepe, sevdiğim, yaşamaktan hoşlandığım, her şeyi elimle koymuş gibi bulduğum, sokak başında durduğumda; Çamlıca’dan esen taptaze-mis çiçek kokuları ile gelen serin bir rüzgar çarpardı yüzüme. Her tarafta konaklar vardı, apartman yok denecek kadar azdı. Hemen paralel sokağa uzandığımızda, yemyeşil bostanlar, üzerlerinde rengarenk sebzeler göz kırpardı gözlerime. Gözü tok bostan sahipleri, elimize sepet verirdi, toplayın istediklerinizi derdi. Bir de ineklerinden sağdıkları taptaze süt maşrapalarını tutuştururlardı elimize. “Borcumuz nedir?”, diye sorduğumuzda, “ne verirseniz, ya da hiç acele etmeyin, daha sonra da verirsiniz” derlerdi. Gözleri tok, yürekleri kocaman, güvenen, dürüst yaklaşımları ile sıcacık kucaklarlardı yaşamı.
F. kerim Gökay’ın köşkü en güzeli idi, verandalarında rengarenk çiçekler, yemyeşil bahçe, meyva vermiş ağaçlarıyla, seyre doyamazdım. Yapılmış olan ilk apartman Gökay idi ve 6. Katından denizi seyrederdik. Ne sis, ne kirlilik, ne kule her yeri kapatan karanlık yüzeyli abuk evler vardı. Hani neredeyse bakınca denizde oynayan balıkları görürdük J

Böylesi güzel yaşamdan sonra Fikirtepe’ye gecekondular kondu, tıpkı hamamdan dumanıyla çıkan hamam böcekleri gibi… O güzelim semt kömür dumanlarıyla nefes alamaz hale geldi. Son 5 senedir temizlenip nefes almaya başlayan semtimizi son yıl gelip görmenizi isterim. Asbest tozları kaplamış yolları, balkonları, yeni filizlenen ağaç yapraklarını… Canım leylaklar, erguvanlar, mimozalar bile küstü bu toz duman içindeki yaşamlarının küçülen tozlu bahçelerine. Her yerden tıktak, hurrr, foş, pat, gırrrr, küt…sesleri ile yaşamaya çalışan Göztepelilerin eski yaşayanları mutsuz! Son zamanlarda para bulup ev alanlar, yandaş olanlar ise para kazanacakları, yenilenecekleri, uzayacakları, ama küçülecekleri ve balkonu olup kapatılan çirkin görüntü içinde olan balkonsuz hayatlarında Fransız balkonu ile yaşayacakları için MUTLU!

Son 6 aydır hergün önünden geçtiğim, yukarıda bahsettiğim Fahrettin Gökay Köşkü hangi akla hizmet ediyorsa, önce duvarı yükseltildi, sonra boyumu çok aşan teller gerildi, son 3 aydır ise o tel örgü önleri yeşil ve kalın brandalar gerilerek kapatıldı. Parmak uçlarında yükselsem dahi o mis bahçeyi göremiyor, o güzel karabaşın kafasına dokunup sevemiyorum, hatta ayak seslerimi bile duymuyor ki, sevimli dolanışlarını duyamıyorum.

İkinci dikkatimi çeken ise orada bir konak anaokulu yapılmıştı, yıktılar, yeni bir köşke benzer bina yaptılar, aynı zihniyete sahiplik böyle bir şey galiba ki, yüksek duvarlar yetmiyormuş gibi bir de hapishane demir parmaklarını andıran, uçları göğü bile delebilecek türde sivri demirler dikmişler.

Biz, Göztepeliler nerede yaşıyoruz, burası İran mı, Irak mı, Suriye mi, Suudi Arabistan mı???? Sokakların ve semtin mutsuzluğu benim en büyük mutsuzluğum oldu….


22 Şubat 2016 Pazartesi

İstanbullular...

Gerçek İstanbullular kaçıyor… Apartmanımızdan giden üçüncü aile bu!
Konuştuğumda; “Doğduğumuz, büyüdüğümüz yere yabancı kaldık, ya onlarla olacaksın/onlar gibi düşüneceksin ya da çekip gideceksin! Eleştirdiğimiz bu düzene çekilmek istemiyoruz” diyen, hüzün dolu gözler…

Evet, etrafa bakınca benim gibi onların da midesi bulanıyor. Alkışlamak isteyen alkışlamaya devam etsin, kentsel dönüşümü, yeni ve çok katlı, balkonsuz, ruhsuz, karanlık apartmanları ve elbette ki, söylev çeken, çözüm üretmeyen yönetenleri… Amaç; düzgün insanları yerinden yurdundan edip, bu güzel  İstanbul’a paranın gücü ile yerleşip, yabancılaştırmak, olan güzellikleri de yok etmek değil mi? Estetik mi, sanat mı, tarih mi, seviye mi, düzgünlük mü? Zaten yok olan istenemez ve sahip çıkılamaz ki… Alık bakan, dinleyen, farkına varmayan, ekmek ve makarnayla beslenen dümdüz insanlardan ne beklenir ki…

20 Şubat 2016 Cumartesi

Duygu

Bir çıksam yollara, serin rüzgara versem yüzümü, soğuk bedenimi titretse, içim titremese, gene ne canlar/canlılar gitmiş diye düşünmesem, görüp-duyup-okuyup üzlmesem... Sabah yapacağim en güzel şeylere odaklansam, yaptıklarım keyif verse bana, paylaşsam, mutlu olsam, mutluluğu yayabilsem, küçücük dünyama sığsam/sığabilsem, özgürlüğü koklasam, barışınn sevecenliği yayılsa evrene, çiçekler saçılsa yerlere, gökyüzü yıldızlarla parlasa, kaymasa tek tek, kaybetmesek sevdiklerimizi, gencleri, insanları, doğayı, yüreğimizi, sevecenliğimizi, dürüstlüğümüz, doğamızı/doğallığımızı... İnsan olsak olabilsek, yüreğimiz en iyiye yol alsa... En içten, pırıl pırıl ses duyabilsek, sıkışmasak dört duvara, dört tekerlekli arabalara, modern dedikleri alet edavata bağli kalmasak, yola çıksak, yol katetsek, varsak varmak istedigimiz güzelliklere... Ölüm/öldürme/yok etme olmasa...Of of ki of!...