21 Eylül 2013 Cumartesi

Bir Cumartesi


Anladığım kadarı ile akşam duygusallığı beni sabaha kadar taşımış. Bir de baktım gün duygu dolu…
Rahmi M. Koç Müzesi'nin güler yüzlü karşılamaları ile başlayan gün, bulunmuş olduğu konum, içinde var olan anlamlı nostaljik araçlar, arabalar (model ve renkleri-dimdik duruşları) albenili minik objeler, nefis bir esinti getirdi dünyama. Yılların savaş, barış, mutluluk esintileri özenle korunmuş, köşe ve kenarlara özenle yerleştirilmiş.

Beni en çok etkileyen ise denizaltı oldu. 1944 yılında yapılmış olan bu denizaltı bir çok farklı bölümden oluşan aksamı bir arada, aklımın almayacağı türde işler sağlamış. 70 asker için organize olmuş daracık revirler kendimle kıyasladığımda “nasıl sığardım bu yatağa” düşündürecek kadar şaşırtıcı geldi. 17 saatte biten oksijenin, yeniden oksijen alındığında 3 gün daha kullanılabilirse, kalınabilecek diğer günler…. Ya sonra?(Düşünmek bile istemiyorum) Savaş kötü bir duygu, savaş aletleri de ürkütücü. Savaşlar olmasın ve müzedeki ahenk içinde seyredebileceğimiz günler çok olsun.

Nostaljik gezinin ikinci, üçüncü ve fazlası adımlarını çoğaltarak, bir kaç kez daha gitmek istiyorum.

Bugünün en güzel bölümlerinden biri ise çocuk cıvıltıları. Mis kokulu dünyalar.

Sonrasında gittiğimiz “Menekşe’den Önce” Soner Yalçın’ın Madımak Oteli belgeseli ve gerçeklerden kaçan abuk dünyalara sarılan diğer zavallı insanlarımız…Bu gerçek “Allahuekber” nidaları ile yaşatıldı. “Kamil insanların tek düşmanı cahillerdir”.

“Silver Linings” de üstüne gelen bir başka duygusallığın, farklı bir versiyonu oldu. Bu duygusallığımı “çivi çiviyi söker” der,  gibi devam ettirmek mazohistlik mi acaba? Yoo! tüm bunlara rağmen varılan nokta “ “Yaşam sevgidir, sevgi ise yaşam” Düz  baksak  sevgi, ters baksak gene sevgi…
Rahmi M. Koç’a özenle ve zevkle koruduğu ve yaşam kattığı müzesi , çalışanlarının güler yüzlü misafirperverlikleri, Gözde’ye bana sinemaya gitmede eşlik ettiği  ve Ali’nin gerek rafine edilmiş müzik, gerekse film önerileri için içten teşekkürlerimle…

14 Temmuz 2013 Pazar

Mutlu bebek

Mini minnacık bir bebekti. Biraz büyüdü, poposu ile emeklemeye başladı. Nasıl mı işte öyle! Sessiz sakin, gülen yüzü ile çok sevilen bu bebek şimdi kocaman oldu. Kocaman deyince sakın aklınıza iri-yarı bir insan gelmesin. Hep sahip çıkan, düşüncesi ile yumuşak yaklaşan, arada bir dış etkenlerle hafiften sinirlenen ama hep insanca yaklaşan bir gencimdi. Fırtınaları eli ile iterek dindirdi. Dün gördüğümde; gene pırıl pırıl bir yüz, tertemiz ve bebeksi bir yürek, mutlu bir çift göz ile eteklerine yapışıp uçasım geldi. Mutlu bakan gözler nasıl ipeksidir...Nasıl güzel izler bırakır insanda. Mutluluğu seviyorum. Ve hep mutlu olmasını, mutlu bakmasını diliyorum.

23 Haziran 2013 Pazar

Çağrışımlar...

Gençlik yıllarımın güzel günleri. Direnişlerimin getirileri. Özgürlük ve demokrasi içinde yaşamın en güzel tatları. O zamanlar da istediklerim güzellikleri ön plana çıkarıp, yaşamlara güzel yaşamlar katarak yaşamaktı. Şimdide aynı şeyleri düşünüyorum. Germeden gerilmeden, silaha sarılmadan, yakıp-yıkmadan, yok edişleri ve yok olmaları gündeme getirmeden sakince dinleyip sakince yaralara merhem olmak o kadar zor olmasa gerek. Vatanımızın her karesi öpülecek kadar değerli. Bu vatan kolay kazanılmadı, Cumhuriyet kolay kurulmadı. Laiklik çağdaşlığın en güzel örneğidir. Bunu yok etmeye çalışmanın hiç bir anlamı yoktur. Gezi Parkı direnişi bana çok şey çağrıştırdı. İnsanca direniş, insanca duruş, insanca anlatış ne kadar anlamlı. Hani şapka çıkarılacak bir davranışın içinde hissediyorum kendimi. Suyun, gaz bombasının, baskının, tutuklanmanın olmadığı sadece güzelliklerin ön plana çıkarılabileceği bu yapıda; biraz kulak vererek, biraz daha geniş bakarak ülkeyi cennete çevirmek varken, yapılanlar affedilir değil. Özellikle dün o canım karanfillerle yola çıkan gençlere yapılanlar ise hiç ama hiç affedilir değil... 'Ben' yok edilmediği müddetçe tekamül etmek çok ama çok zordur.

12 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi Parkı

Gençlik yıllarımın güzel günleri. Direnişlerimin getireleri. Özgürlük ve demokrasi içinde yaşamın en güzel tadları. O zamanlar istediklerimde güzellikleri ön plana çıkarıp yaşamlara yaşam katarak yaşamaktı. Şimdide aynı şeyleri düşünüyorum. Germeden gerilmeden, silaha sarılmadan, yakıp-yıkmadan, yokedişleri ve yok olmaları gündeme getirmeden sakince dinleyip sakince yaralara merhem olmak o kadar zor olmasa gerek. Vatanımızın her karesi öpülecek kadar değerli. Bu vatan kolay kazanılmadı, Cumhuriyet kolay kurulmadı. Laiklik çağdaşlığın en güzel örneğidir. Bunu yok etmeye çalışmanın hiç bir anlamı yoktur.

Gezi Parkı direnişi bana çok şey çağrıştırdı. İnsanca direniş, insanca duruş, insanca anlatış ne kadar anlamlı. Hani şapka çıkarılacak bir davranışın içinde hissediyorum kendimi.

Suyun, gaz bombasının, baskının, tutuklanmanın olmadığı sadece güzelliklerin ön plana çıkarılabileceği bu yapıda; biraz kulak vererek, biraz daha geniş bakarak ülkeyi cennete çevirmek varken, yapılanlar affedilir değil. Özellikle dün o canım karanfillerle yola çıkan gençlere yapılanlar ise hiç ama hiç affedilir değil...

'Ben' yok edilmediği müddetçe tekamül etmek çok ama çok zordur.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Ve gene...

Gene bir yolcu ve gene yollarda geçen günler...Yüzüne bakıp, gözlerimi yakan o göz yaşları. Ve gene arkama bakıp, gözleri yaşlı bıraktıklarım. İçimde dindirmediğim her bırakış, aslında yüreğimde koskocaman bir haykırıştır. Ya içimdeki fırtınalar, baş etmeyi becerdiklerim ve becemediklerim. Hesaplaşma dünyasında ayaklarımın bir birine dolandığı nadir ve içimi sızlatan saatler...Aslında üzerini yumaşacık kapattığım, kapatmak istediğim yaşamın değişmezliği.

Sorgular, sorgular, sorgular...

Değişimlere baktığımda, gördüklerim hiç bir şeyin değişmediğidir. Bunun adı sadece kıpırdanışlara yaslanmakmış. Yaslandığın yerde stabilitenin tüm ağırlığı ile yan duvarlarda durmasını farketmek ise bir o kadar iç sızlatıcıymış...

Güle güle git canımın içi, güle güle...Ve gene gözyaşları.

24 Nisan 2013 Çarşamba

Aşkın Güzel Tonları

Aşk ve ilk karşı cinsle tanışma ile ilgili güzel bir sohbet ortamında; katılımcılardan dinlediğim aşk üzerine çeşitlemeler çok keyif vericiydi. Deniz Kita'ya tekrar teşekkürler. Yönetti, yönlendirdi ve sonuca vardı/vardırdı.

Sohbete katılmadan önce düşündüm; aşk hikayesinin en güzel tonları hangisidir acaba? İlk aklıma gelen somon rengi oldu. Asil, huzurlu, ılıman ve tüm renklere sakince yaklaşan bir renk. Ve vazgeçemediğim beyaz; tertemiz duruşu ile nasıl güzel bir albenisi vardır; özlemimdir, vazgeçilmezim ve vazgeçmeyeceğimdir.

Aşk üzerine ilk bildiklerimiz nedir?
Babamın en büyük ablama almış olduğu Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Kerem ile Aslı...gibi kitapları ne çok sevmişimdir. Okuma yazma bilmeden önce, minicik boyumla, rafa uzanıp aldığım ve saatlerce resimlerine baktığım o yeşil-siyah-beyaz kitaplar...Okumaya başladığımda; dağları delen, sarayları yakan o aşk dolu efsanevi aşk hikayeleri. Minik yüreğimle, aşkımın böyle olmasını isteğim hayaller kurardım. Zahide ve .....? (İsmini bir türlü oturtamadığım, aşk adamı kimdi?) Belki ulaşılmaz aşklardı taptığım. Belki uğruna ölümü göze alandı/aldığımdı. Kim bilir?

Sonra aklımda gelen bir anı ile gözlerim doldu. Saçlarımda akşam güneşi, Nat King Cole'ün yumuşacık aşka çağıran sesi ve kurduğum hayal...Ve yaşadığım güzel günler...

Kaybolup gitmeden önce, hemen bir başka anıma geçiş yapmak istiyorum.

Arabam ile giderken, trafiğin hafif sıkıştığı yerde, köprü yoluna girişte yakışıklı cingenenin açık olan camdan kucağıma bıraktığı binbir renkli çiçek buketi. Şaşkınca baktığımda, "arkadaki abi gönderdi" diyen gülen yüz. Hafif kafamı çevirdiğimde (neden dikiz aynası kullanmadım hala bilmiyorum, arabada acemilik mi dersiniz?) gördüğüm sevimli, sevgi dolu, içten ve güneş gibi ısıtan bir beyaz yüz. Ve aşkın en güzel tonlarını bıkmadan usanmadan yaşamımın günlerine bir bir sunulan tüm o renklere hala AŞIĞIM...

20 Ocak 2013 Pazar

Yalan Dolan İnsanlar


Yaşam içinde insanlar, kendine yer edinebilmek için türlü hilelere başvuruyor. Yaş olarak olduğundan daha küçük, tahsil olarak bulunduğu eğitimin üstünde mezun, madde olarak bulunduğunun üstünde zengin, karakter olarak beş para etmez kişilikte. Aldığı maaşını hayat arkadaşından saklayan, kasasını dolandıran, bulunduğu çalışma ortamında olan pozisyonundan daha iyi mevkii de olduğunu söyleyen, birsürü hile ve düzenbaz ile bir arada olabilmek ne kadar zor ve yıpratıcıdır.

Kime neyi ispat etmeye çalışıyorlar çok merak eder dururum. Etrafimizda yaşayan, sinmeye çalışan bu insanlara göz yummak ise bizleri rahatsız eder, onlar ise yeni yalanları sıralamakla meşguller, kendileri inanıyor, var olan şeytani çirkinliklerini ve kapasitesizliklerini tertemiz insanlara bulaştırmaya çalışıyor bir de etraflarındakileri inandırmaya çalışıp, üste çıkıyorlar. Meyva vermeyi bırakın bir kenara, meyva veren ağaçları ellerinden geldiğinde taşlayıp duruyorlar.

Hep sormuşumdur kendi kendime ve anlayan güzel insanlara “nasıl rahat uyku uyuyorlar ve nasıl insanız diye dolaşıyorlar?” Başkalarını kandırmak çok kolay, yalanları inandırarak sıralarsın ama kendileri ile başbaşa kaldıklarında hesaplaşmaları yok mudur? Aynaya baktıklarında ne görürler acaba?  

Halbuki, bir bilseler; dürüstlük, açıklık , temizlik, göründüğü gibi olup, olduğu gibi görünenlere nasıl güzel bir duruş verir. Pırıl pırıldır yüzleri, dimdiktir duruşları, gözlerinin içi güler yalansız yaşamlarında. Onları rahatsız edecek hiçbir şey yoktur, hesapları-kitapları hep alnında yazılıdır, bakınca görürsün ve ince ince okursun.

Ama yalanlarla beslenenlerin duruşu bile eğri-büğrü, alt yapıdaki güvensizlikleri falsolarla, çirkin bir dünyanın işaretleri bedenlerinin her bir tarafını izlerle doldurmuştur, farkında değiller...