19 Haziran 2017 Pazartesi

Balkanları Seviyorum 2 - Gusinje-Montenegro

Berane’den Gusinje’ye yola çıktık. (Berane, sakinliği, huzuru ön plana çıkarmış şirin mi şirin bir yer. Çok kısa sürede şehri dolaşıp bitirebiliyorsun. Ambiente, nefis bir restoran, sıcacık insanlar, güzel ve özgün yemekler…) Düz, yükselen-alçalan, kıvrıla kıvrıla ilerleyen yollar… Otobüs-midibüs-taksi radyolarında her daim çalan yöre müzikleri…Dinlerken yollara, göz dolduran, gönüle hoş gelen yeşillere, kırlara serpilmiş rengarenk çiçeklere, ara ara bir göl ya da derenin parlayan sularına, bir beyaz ya da dor atın özgür yelelerine, uzaktan gelen çınkırak seslerine, sütü memelerinde birikmiş zor yürüyen inekciklere dalıp gidiyorsun. Yol üzerindeki Peje-İpek, Plyevlja-Pılav da bir o kadar eş benzer güzellikte. Başkent Podgorica-Titograd’a uğrayamadık.

Aslında daldığın bu güzelliklerde sorguladığın, aklına takılan ya da aklından hiç çıkmayan tüm soruların cevabını bulmaya çalışıyorsun. Gözlerinde yaşlar birikiyor, diyorsun ki; yıllar yıllar önce bu yollardan hangi keskin kararla, kimin önderliğinde, neden, nasıl, hangi vasıtayla, hangi zor şartlar altında yollara çıktınız babam (2 yaşında), halam (7 yaşında) ve can büyüklerim. Silah sesi var mıydı, yoksa bir kılıcın parlayışını uzaktan mı görüyordunuz, ya da bir dipçik yakınlığında mıydı ölüm??? Gözünüzün önünde kimleri, hangi canlarınızı kaybettiniz?

Sizin doğduğunuz ev, yollar hangileri, oradaki yemyeşil çimenlere bastınız mı o minik ayaklarınızla, neden erken gittiniz? Küçücüktüm… Sorularım masallarda dolaşıyordu. Benim büyük kardeşlerim de küçüktü babam, çok soru soramamışlar. Anlatılanlarla yetinmişler…

Gusinje’ye vardığımızda, yağmur damlaları ile ve mis gibi toprak ve çimen kokusuyla karşılaştık. Hemen arkasından bulutların ardına saklanmış güneş, etrafı aydınlatarak gözlerimize iştahı kabartacak nefis bir manzara sunuyor. Yorgunluk mu? Yooo zinde mi zinde taptaze, yağmur sonrası kokularla bütünleşmek için zıplıyoruz sokaklara. Valizler bekleyebilir yollarda… Gururla söyleyebilirim ki, bu kasabada özele dokunmayacak kadar saygılı ve tertemiz eller var.

Kendi kendime dolaşıyorum dere kenarında, sokaklarınızda, dağlar ve dağlar nasıl da sarıp sarmalamış etrafınızı. Biraz kar, biraz bahar, biraz yaz görüntüsünde seyre doyamayacağım kadar güzel! İki aydınlık yüzlü beyefendi çıktı evlerinden, yaklaştım, bir fotoğraf çekimi ricam oldu. Boşnakça soru sordular, çat-pat yanıtladım, Gaçeviçleri sordum. Bekle dediler, ve biryere telefon ettiler, 5 dk beklememi istemişler ve 5 dk sonra bir Gaçeviç geldi.. “Moja sestra, moja  maika vas ceka-Kardeşim, annem seni bekliyor” dedi. Hiç sorgulamadan iki arkadaşımla birlikte gittim (İstanbul’da olsam gider miydim acaba, sanmıyorum). Tertemiz, bol çimen ve çiçekli bir bahçe, mis kokan bir ev. Sıcacık bir karşılama, donatılmış bir sehpa ve Ramazan ayı. Oturduğum süre zarfında annenin elimin üstünde kalan eli. Alipasini Izvory gibi çağıldayan göz yaşlarım… Söz verdiler bir dahaki gidişimde akrabalarımı bulacaklar! Ama babam yine bulunanlar arasında olmayacak! Ve ben doyamamanın verdiği boşlukla hep dokunmak istediğim yerlerde aramaya devam edeceğim.

Çıkıp dolaştığımızda yakışıklı bir genç Orhan, İngilizce soru yöneltti, sonra buraları gezip gezmediğimizi sordu. Arabasını aldı ve bize etrafı gezdirdi. Alipasini Izvory nefis bir su kaynağı, birlikte temmuz ayında suyun akış yönünü değiştirerek oraya giden çeşitli ülke insanlarıyla sabaha kadar eğleniyorlarmış. Orhan orada doğmuş, Amerika’da okumuş, Slovenya’da yaşıyor. Üç ayrı kimliğe sahip, doğduğu yere hayran. Ve iş gereği dünyayı dolaşan genç “buradan daha güzel bir yer görmedim” dedi. Sırplar turizme tamamen açmak için çok çaba sarf etmişler ama onlara bırakılmamış. Yaşayanların %95’i Boşnakmış.

Sabahına uyandığımda bir başka mistik, büyüleyici görüntüyle karşı karşıya kaldım. Soğuk duş yapmaya gerek kalmayan buz gibi bir hava ile uyanmak bu kadar keyifli mi olur, evet o kadar keyifli idi. Arkasından Kula Otel, Semir Nekoviç’in yaptığı Türk kahvesi ile bir kez daha orada olmanın mutluluğunu yaşadık.

İşte böyle! Bir baba ocağında yaşıyormuşum gibi yaşadığım bir gün ve gece.

Geçen sene Kotor’a gitmiştik, Crna Gora-Montenegro-Karadağ  beni büyülemişti, bu kez yine büyülendim. Kotor ile birlikte UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde Durmitor Ulusal Parkı’nda en büyüğü Crno Jezero-Karagöl olmak üzere 18 göl var ve cennet bu mudur dedirtecek kadar güzelmiş. (burayı göremedik, bir daha ki gidişimde )

Karadağ Eski Yugoslavya’yı oluşturan altı cumhuriyetten biriydi. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra, Karadağ Sırbistan’ın zorlamasıyla yeni Yugoslavya’ya katılmış. Karadağ’ın çabalarıyla 2003 yılında Sırbistan-Karadağ olarak daha esnek bir federasyon çatısı oluşturulmuş. Karadağ, 21 Mayıs 2006’da yapılan referandumda çıkan %55,5’lik evet oyu ile bağımsız olması kararı alınmış, 3 Haziran 2006’da ise Karadağ Parlamentosu, referandumda çıkan sonuca dayanarak Karadağ’ın bağımsızlığını ilan etmiş. Bu yönüyle Karadağ, dünyanın en son ve yeni bağımsız olan devleti olma özelliğini taşımaktaymış. Dolayısıyla Sırbistan’ın deniz egemenliği son bulmuş. Donanmasını Karadağ’a bırakacağı söyleniyormuş.

Anayasasına göre Karadağ “Demokratik, refah ve çevreci bir ülke” olarak tanımlanmış-ki, zaten öyle görünüyor. Bozulmamış insanlığa, çevreye ve huzura  saygılarımla…

16 Haziran 2017 Cuma

Balkanları Seviyorum 1 - Kosova

Balkanları seviyorum, biraz bizden (😅), biraz onlardan tatlı bir doku var.
Sıcacık karşılamalar, sıcacık bir bakış, centilmence yol veriş ve ağırlayış… İnsanlığın unutulmadığı yemyeşil, çiçekli yollar…
Yola çıktığımda istediklerimden biri (özellikle Gusinja’da) bir evin kapısını çalıp kendimi kahveye davet ettirmekti. Kapıyı çalmadan o kapıların açılıyor olması da ayrı bir güzellik!

1,5 saat uçak yolculuğu ile Pristine’ye varıyorsun. Sakin bir havalimanı, sessiz ve kibar insanlar. Merkeze gitmek için taksiden başka seçenek yok, ücret tarifesi olsa da birazcık pazarlıkla daha makul bir fiyata gidilebiliyor. Eğer 3-4 kişi ile yolculuk yapıyorsan gerek araba kiralama, gerekse taksi ücreti daha ekonomik ve rahat olur diye düşünüyorum.
Merkeze yaklaşırken, eğer açsan ara sokaklarda karın doyurabileceğin şirin kafe alternatifleri var, bürek, yogurt, kaşarlı  küfte gibi…J
Çok büyük olmayan ana caddelerinde şirin, her yerden çiçek sarkan kafeler mevcut. İster yemek ye, istersen kahve iç. Türk kahvesini buralarda rahatça bulabilirsin.
Elinde tıngır mıngır valizlerinle yol almak çok keyifli olmasa da (aslında güvenli bir şekilde onları bırakabileceğin mekanlar mevcut, çünkü gözleri tok insanlardan bahsediyorum), etrafla bütünleşmek, dokuyu koklamak muhteşem bir duygu. Soru sormak için girdiğin her kafe ya da mağazada seni Türkçe anlayabilecek kişiler çıkıyor ve yüzüne sevgi ile bakıyorlar. Yarı Türkçe, yarı İngilizce anlayabildiğin kadar Boşnakça ile hiç yabancılık çekmiyorsun.
Yolumuzu Gusinja’ya çevirmek istediğimiz yerde, bu kocaman yürekli, insanlığını unutmamış ülke insanları, seninle yol arkadaşı olup, zorlanmayacağın türde en yakın gidiş noktasına kadar bırakabiliyor ve gideceğin yere yakın insanlara emanet edebiliyorlar.

Kosova-Sırp savaşında, Clinton’un Kosova’ya verdiği desteğe şükran duygusu ile heykelini şehrin göbeğine kondurmayı unutmamışlar. Newborn anıtı Pristine, Kosova'da bulunan turistik cazibeye sahip tipografik heykeldir. Gençlik ve Spor Sarayı önünde konumlandırılmış ve Kosova'nın Sırbistan'dan bağımsızlığını ilan ettiği 17 Şubat 2008'de açılışı yapılmış.  Newborn yazısı dik dururken, AB’nin üyeliğe kabul etmemesinden dolayı newborn yazısının bazı harfleri yere yatırılmış. Doğuşun ayaklanması bekleniyor!  Görebileğimiz diğer tarihi yerler tamir ve bakımda olması nedeni sadece yaklaşarak seyredebildik. 

Mitroviça’lı güzel kadın, bizi duraktan alıp, otobüse bindirip gardan tüm alternatifleri araştırdıktan sonra uymayan, pasaporta Kosova damgası öncelikle basıldı ise aralarında hala süren husumetten dolayı Sırbistan’a girmemizin doğru olmayacağını birçok yerden öğrenip, kendi evine davet edip, evlerinde ne varsa ikram ettiler. Otobüs saatinin sabah olması nedeniyle evlerinde kalmamız konusunda tatlıca ısrarları gözleri bir kez daha dolduruyor. Hatta üzerimde ince giysiyi görüp “aaa sen üşürsün” deyip üzerlerindeki montu çıkarıp vermek istemesi.
Severim böyle gönülleri tepeden tırnağa…

Mitroviça, Avrupa'daki tek bölünmüş şehri. Kosova'nın kuzeyinde İbre Nehri'nin ikiye ayırdığı şehir... Duvar yıkılsa da üzerinde ise hala barikatlar bulunuyor. Burada Sırp bayraklarına, özgürce dolaşan Sırplara rastlamak mümkünmüş ama Türkler, Boşnaklar ve Arnavutlar için bu geçersiz, diğer tarafa geçip özgürce dolaşamıyorlar. Bulundukları yere sıkışan sakinler, genellikle uluslararası barış gücü tarafından yapılan günlük otobüs seferleriyle bölgenin dışına çıkabiliyormuş. Bölünmüşlük, çocukları daha olumsuz etkiliyormuş (her yerde olduğu gibi, aklıma bir Boşnak çocuğun, "Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?" sözü geldi), kabuğuna çekilmiş, akmayan/akamayan bir şehir... Mitroviça'nın kuzeyindeki Sırp çocuklar rahatça okula gidebilirken, kuzeyde yaşayan Arnavut çocuklar, eğitim alabilmek için barikatları aşıp güneye geçmek zorundalarmış. Zaman zaman silah sesleri ve çatışmalar da sıkça yaşanıyormuş. Gençler eğitimli, sanat, spor...gibi hobileri var. Ülke fakir, ekonomi kötü, tabi her yerde olduğu gibi zengin daha zengin, fakir daha fakir... En gurur verici olan da Atatürk Caddesi’nin bulunmasıdır. Türkiye’de yakıp yıkılırken, duvarlardan kaldırılırken, Atatürk ve Cumhuriyet’e özgü bayramlarımızı kaldırırken (üzücü) ülke dışında görmek mutluluk verici.Utancı ise buna neden olanlar yaşasın!
Dünyada ezen ülkeler ve insanlar ve ezilen ülkeler ve insanlar ne yazık ki değişmiyor/değiştirilemiyor.

Prizren Şar Dağları eteklerine kurulmuş, etrafı dağlarla çevrili bir minik şehir. Bistriça (Akçasu) nehri şehri ikiye bölmüş. Her yerde olduğu gibi su etrafa canlılık veriyor. Şirin, sempatik bir yerleşim. Nehir etrafı kafe ve restoranlarla dolu, gençler ise kafeler de.

Tepede bir kale var. İç içe geçmiş minicik binalar. Halveti Tekkesi, Sinan Paşa Cami, Terzi Baba Türbesi, Aziz Yorgos Ortodoks Kilisesi, şadırvan rahatça ziyaret edilebilecek tarihi yerler. 
Nehir kıyısında hoş bir binada da bayrağımızın sallandığı Türk Konsolosluğu bulunuyor. İçine rahatça girip, sorularınızı sorabiliyor ve güler yüzlerle yardım alabiliyorsunuz.