11 Kasım 2012 Pazar

Doğanın ve doğallığın keyfini çıkarmak

İnsanların bazıları gerçekten prototip midir? diyerek başlamak istiyorum. Güzel bir Ovacık-Şile gezisini anlamlı, keyifli ve esprilerle geçirdiğimiz yolculuğun tadına Ovacık'ta doğal ürünler, doğal insanlarla ve doğallılığı hedeflemiş güzel insanların çabasında, özverisinde seyre dalmak gerçekten paha biçilmez bir duygu. 3-5 saate anlam katmak, anlamlandırmak keyif olsa gerek diye düşünüyorum.
Ellerinden geldiğince yaptıkları turşular, ev reçelleri, köy ekmekleri, çocukluğuma uzanan ince yapraklı maydanoz, ince kabuklu biberler, bahçelerinde kendi elleri ile yetiştirip, satışa sundukları sebzelerin birbirine karışmış doğal kokularıyla güzel bir köy pazarı hengamesinin içinde gülerek, sessizce dolaşmak İstanbul'un koşuşturmasından sıyrılarak doğaya ve doğallığa sığınmak isyan eden beynimize ve ruhumuza nasılda iyi geliyor.
İmece usulü birbirine el vermiş köylü kadınların; yufka açarken ki oklava ile tahtanın, malzemeleri içine yerleştirirken ve gözlemeyi büyük bir özenle pişirirken sükunetle yapılan hareketler, ayranını sakince çalkalayan yayığın ritmik gelgitleri ve usulca çırpınışlarını duymanın muhteşem keyfi ile bekleyişler nasılda dinlendirir insanı.
İşte bu uyum içinde ilerleyen sıradaki, sıradan insanların hırslı tavrı?.. Bir adım öne geçme çabası (sanki yarış var), malzeme azalmış, olanı içine koyun onu ben alayım diyerek en arka sıradan ön sıraya yerleşen kıvırcık saçlı, arsız bakışlı bir bayanın, azda olsa verilmiş tepkilere karşı gözlemesini alarak uzaklaşmak üzere iken en ön sıradaki zarif insana söylediği "boğazınızda kalsın" sözü ile haklılık potasına oturduğunu düşünüyor herhalde. Bu yetmiyormuş gibi sonraki sıralarda olan bir başka bayanın (bir cm kadar büyük görünen gözlemedir bahsettiğim) "o pişen gözleme benim" çığlıkları ile bozulan armoni. O da yetmezmiş gibi Tuvalet ihtiyacımızda dışarıda sükünetle beklerken, gene tuvalet için gelen bir başka kadının "içeride insan var" dememize karşın bize inanmayıp içeriye girme girişimi sonucu Neslihan'ın verdiği cevap "biz bekliyoruz, yüzümüzde salak bir ifade mi var acaba?" sözü ile Neslihan "bir günde iki hırslı ve çirkinlik insan örneği yetmez mi be Zahide" demesi ile gülerek karşıladığım "Nesli bu üçüncü oldu".
Yirmidört saat insan içinde olursak daha kimlerle karşılaşacağız, bilinmez...
Prototip yaklaşımların, katma değeri olmayan aile ve çevresel yapılarındaki cırlak, ritmsiz, özensiz, saygısız, mutsuz insan yapısının sinsi yaklaşımlarından nasıl uzak kalınabilir, nasıl kendimizden uzak tutabiliriz?
Doğa ve doğallığın güzelliğinde; üç-beş insanla, kırılmadan, dökülmeden yaşayabilmenin becerileri ile gözü ve kulağı kapatarak devam etmek ise bayağı bir beceri istiyor.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Sabahın akşama uzanan kolu

Gökyüzü maviliğini kaybetmeye griye dönmeye başladı. Güneşin ılıklığını kaybettiği garip bir sonbahar kızıllığı...

Sabah kadar hafif olmuyor beden, akşamın karanlığa dönen kollarında.

Başka başka duygular ruhunda el değiştiriyor. Yoğunlaşıyor yaşam odalar arasında. Yazmak istiyorsun; kelimeler kayboluyor attığın adımlar altında. Belki eskisi gibi akmıyor zaman, belki eskisi gibi kağıt-kalem dostluğu yok, belki kelimelerin gerçek anlamlarını yakalayamıyorum... Ya da anlamlar yer değiştirdi ağırlaşan duygularımda. Sevmek kadar zor geliyor yazmak. Aslında nasılda severdim insanları, ağaçları, onların gizlenmiş köklerini, renk renk çiçeklerini, masmavi denizi, elimden ekmek yiyen kuşları, tertemiz bebek yüzlerini...

Ve yazmayı, yazmak kadar okumayı...

Sabahın akşama kol uzattığı şu saatlerde, reddedişlerim veryansına mı başladı?

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Bartın-İnkumu-Amasra arası minik anılar

Üç-beş günlük hoş bir tatildi yaşadıklarım. Tüm tanıdıklardan-bildiklerden uzak ama kendinden asla uzak olamayacağın kısa bir kaçış. Yanında senden birileri olsa sorumluluğu taşımak gerek, ama yeni insanlara "sevecen bir merhaba" hiç bir yükümlülük getirmeyeceğini düşünmek nasılda huzurlu kılar insanı.
Yollarda kovadan boşalırcasına yağan yağmur, elimde Jack London'ın "beyaz diş" kitabı ile sonsuzluğa uzanır gibi yemyeşil-masmavi kollara uzanmak...
İnsanlar insan olanın farkındalar. Küçük bir gülümseme, ince bir dokunuşla fethedemeyeceğin bir gönül olmadığının ispatı.Çünkü o kadar sevilmeye, saygı duyulmaya ve ilgiye ihtiyaç var ki; saf gönüllerde onu yakalayınca mutlu oluyorsun/mutlu ediyorsun.
Tertemiz bir garsona balınız var mı diye sorduğunda, aldığın cevap maalesef olup, 2 dk sonra elinde 2 minik bal ile çıkıp gelen güleryüzlü garsonumuz.
Çay içip parasını ödemek isteyince, "sen bizim misafirimizsin" diyen asker bir genç. Amasra turununa çıktığında "size bu jestimizdir" deyip sadece 5 TL alan tekne sahibi.
Galar pazarında üç-beş meyva alıp, sadece onlara nasılsınız deyip fotoğraflarını çektiğinde köylerine davet edip sebzeleri nereden topladıklarını göstermek isteyen yüce gönüllü kadınlar.
İşte benim memleketimin insanları, benim kadar duru ve tertemiz.

1 Temmuz 2012 Pazar

İstanbul'un sabahında İstanbul olmak. O sükuneti ve güzelliği İstanbul sokaklarında yaşamak. Pierre Loti'de sıcak kahveyi yudumlamak ve yıllar öncesi İstanbul aşkını Loti'nin ruhunda yaşayabilmek.
Bakınca Çemberlitaş'ı görmesemde görmüş kadar hayal edebilmek?

İstanbul'un ruhu başka bir ruh hiçbir şehre benzemeyen güzellik ve çirkinlik nasılda yan yana ve içiçe...Gördüklerinle bir bütün güzelliği hayalinde yaşatabiliyorsun, uzaklarda olan aşk kadar hücrelerine yerleşmiş ve aşk kadar güzel. Baktıkların nefret duygusu kadar çirkin ve yok edici.

Bir tarafın git, bir tarafın kal derken, sabaha uyanan İstanbul nasılda masum, ışıltılı, sevecen ve şefkatli.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Bir başka paylaşım...

İnsanlar bilmişliğin egoizminden kurtulmadığı müddetçe başkalarına rahatsızlık vermekten vazgeçmeyecektir diye düşünüyorum. Diğerlerinin yaşam biçimlerini kabul etmek düşünceleriyle bile olsa bana göre saygın bir davranış.
Teşekkür edebilmek, rica etmek ve özür dileyebilmek; suskunluğu ile kızgınlığını veya gözleri ile sevgiyi nakış işler gibi sabır ile taşıyabilmek, ne büyük erdemdir. Konuşmadan birkaç sefer düşünebilmek, sonra teker teker özenle seçilmiş kelimeleri bir şarkının sözleri gibi veya bir ressamın geçirdiği renk armonisi içinde velhasıl konuşmayı bir sanat, zenaat değil ‘ticari anlamda’ görmeyi bakmadan ayırt edebilen insanların arasında olmak en büyük özlemimdir, duygu yüklü huzur içinde yüzmesini istediğim gemimde…

Aramızda olmayan bir yaşam ustasından bana yazılan mektup…

“Söz gümüş ise sükut altındır”
Günler boyu aynı şeyleri tekrar edip dururum. Düşünebilen insan ile, refleksleri ağırlıklı insan arasındaki en büyük fark, seçilmiş sözcüklerle az, öz, daha doğru yerlerde ayrıcalıklı insanlar beraberliğini yakalayanlarla, diğer tarafta sıradan -ki, bana göre “ayağı çarıklı mantığında” tekdüze ve menfaatleri uğruna insanların beraber yaşabildiği bir sürü…
Kişi tercihini davranış, sözcükleri kullanış tarzları ile belli eder. Gelgelelim bazen arkadaşımın arkadaşı, dostluğu oluşturabilmenin çabası, tanıma arzusu, yanlış değerlendirilebilirim, gibi… Bir çok nedenlerle insana kendi oluşumunu çevre olarak hazırlayabiliyor. En önemlisi, hem kendini haklılık potasına oturtup daha sonrasında farklı olduğunu bilip şu soruyu sorsa be ne yapıyorum? Bana göre sınır koymak burada başlamalı;
1.       Dostluğu ayrı bir yerde özel kişilerle,
2.       Arkadaşlığın çizgisini iyi belirleyerek,
3.       Çok sesliliği çok az insanla yaşayarak,
4.       Aile ile ilgili konulardan kaçınarak,
5.       Duygu ile akılın sırdaşı olur, sırdaşları değil.

Bütün yaşamı insanlarla ölçülü olarak yaşayabilmek büyük bir beceri istiyor demektir. O zaman böyle bir yaşamda özgürlükten nasıl söz edebiliriz?

Bana göre; seviyeli davranış, ölçülü bir çok şeyin bir araya gelmesi ile oluşur. Kişi ucunu bıraktığı, tartmadığı, ölçüp biçmediği oranda veya ölçüp biçemediği, arzu edipte yapamadığı anlarda yaşam meydanında kendi köşesini bulacaktır “Benim tabirimle de terazimde ağırlığı kadar olacaktır” diye düşünüyorum.

Bence, iyi insan, üretken ve başarılı olan yani meziyetli, yani değerli, iyi meyva veren ağaç gibi taşlanır, göze gelir, birileri belki de beşi-onu bir arada yavaş yavaş benim tabirimle “başımdaki saçları koparmaya başlar” diye düşünüyorum.

1994-2000 yılları arası biraz biraz, belki çok bile hesaplaşmayı göze aldığım için şimdiki deneyimlerim daha bir net sırtımdaki nadide çuvalımda.

Kaybedilen ve kazanılan öyle değerler var ki; hepsi de nadide birer çiçek, en önemlisi giden ve hiç geri gelmeyecek olan zaman, o işte benim ömrüm…

Yaşamımı koydum bir kristal kadehe, birileri çarptı ve düştü…

25 Şubat 2012 Cumartesi

All Talented: Zahide Erkök - TALENT: Hand crafts // YETENEK: El ...

All Talented: Zahide Erkök - TALENT: Hand crafts // YETENEK: El ...: Interview: Fulya Ozturk // Röportaj: Fulya Öztürk *How did your interest for hand crafts begin? Every member of the family had a talent f...

Sessizliğin Haykırışı

Belki, bana ‘git’ demenin zamanı geldi,
Bestesi tamamlanamayan konçertonun tiz sesinde,
Bana belki ‘koltukta oturma!’ demenin  zamanı geldi
Ve, belki ellerinin kadifemsi yumuşaklığını bedenimden çekme zamanı geldi;
Ellerini bedenimde bırakarak,
Duygularının dolu dizgin tıkanıklığında;
hırçın denizinin kaybettirdiği incileri yeniden aramanın/bulmanın zamanı geldi

Kim bilir, belki!
Derin bakan gözlerinin güneşinde kaybolan,
çıplak ve ıslak bir kadının payına düşeni almasının zamanı geldi.
Gidiyorum...
Uysal bir çocuğun uçurtmasını uçurmaya,
Karanlık gökyüzünde, yıldızları boyamaya....
Bilir misin?
Yok, hayır sen bilmezsin!
Bir zamanlar; salıncak kurmuştum yıldızlara, gözlerimle,
Bir çınar yaprağını avuçlamıştım ellerimle, damarlarındaki özsuya karışırcasına,
Ve toprağa düşen bir başak olmuştum,
Uzadıkça uzayan parmak uçlarında.
Denizin üstünde dansetmiştim ; açlığımı ve hüznümü  sindirerek , martının kanatlarında.
Pencerenden yağmur damlası gibi süzülmüştüm;
elinde kırmızı gülüyle bekleyen kendimi görmek için?
Ve, işte! Gitme vakti geldi, demek ki;
Ve artar ipini çekti çanların; çalıyor bir-iki gong...
Kırmızının büyüsünden yavaşça süzülerek yürüyor bir su perisi,
Dalgınlığına dalgın, anılarıyla yorgun...
Rüzgarı bir görse, bir hissetse   rüzgarı, yıkılışına ağlayacak.
Sarılmıştım sana; tüm sevgileri, baharın renklerine yayarak,
Beyaz papatyayı bir kere öpmüştüm dudaklarından,
Gözlerine denizimi oturtmuştum, her bakışında, ıslaklığımla arınarak,
Doğa senfonileriydi, parmaklarından dökülen tek tek...
Bir yaşamdı; notaların haykırışı, porteye sığmayan.
Bedeninde yokoluşlarımı diri diri yakmıştım,
Külleriyle yeniden doğmak için...
Yorgun,
Ve sevgi dolu KADIN,
Ve, anılarına sımsıkı sarıldığı bakir topraklarında;
Masum duygularını azgın bedenine hapseden kadın...
Azgınlık ve masumiyet;
Bir kadeh kırmızı şarabın içinde nasıl durur, acaba?
Ya rengi?
Ellerim üşüyor...
Ve, ben başlarda sonları yaşayan kadın,
Sevgilere karamela sürüp, yutmaya çalışan kadın,
Duvarının sessizliğiini, sese çeviremeyen kadın.
Yorgunum...
Masumiyetim bundandır.
Sevilmek ve sevmekti amacım; dağları delercesine, sarayları yakarcasına,
Soğumuş ölü bedenler koydular, gecemin karanlığına
Azgınlığım bundandır...
Sonra boş bir kayığa bindim,  tahtaların arasından incecik  gözyaşları sızıyordu,
Konuşmadan anlattım seni başkalarına...
Ben, sevginin kırmızısını sevdim ve bir de beyazı;
anamın aksütüydü, damağımdaki tadı...
Gidiyorum artık ben, ‘Git’ dediğin için...
Hüzün bana yakışır; biliyorum, aslında yakışmamalı!
Dallardaki yaralı kuşlar gibi boynum eğri...
Bana gitmek yaraşır;
Seyirci olan gözlerim, el ele tutuşamayan ellerim ve sessizliğe yelken açmış sevgimle.
Ve bir de, ay...
Sana ise, dansetmek yaraşır, ve bir de güneş olmak...

                                                                                  Günlerden bir gün ZE