21 Kasım 2018 Çarşamba

Hayatıma Dokunanlar - 2


Önce sayfaları çevirip resimlere baktığım, okuma-yazmayı öğrendikten sonra Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Aslı ile Kerem gibi incecik kitapları okur, resimlerine bakar, yazılanları anlamaya, ‘daima, asla, ömür boyu, sonsuz aşk, aşk ile dağı delme’ kelimelerinin ne anlama geldiğini öğrenmeye çalışırdım. Bu nedenledir ki, - sevgi yaşamımda hep ön planda oldu - Sonra ilkokuldaki hikaye kitaplarından kafamı kaldırmadan, Yaşar Kemal’in kitaplarındaki bölümlere yaslandım. Nazım Hikmet’in şiirlerini ezbere bilen ve en güzel ses tonu ile okuyan, okumamızı öğütleyen, yaşamlarını anlatan ortaokulun 1'nci sınıfında edebiyat öğretmenimizle tanıştım. Nasıl güzel anlatırdı, hep onun gibi olmak istedim. Ve kısa süre sonra, aşklardan, sonsuzluktan kopup, uzun adımlar atarak önüme konan dizi dizi klasiklere ve özellikle Rus Klasiklerine başladım. Bir gün bahçede ders çalışırken, en yakın akrabalarımızdan Ziya abinin usulca yanıma bıraktığı her biri birbirinden kalın kitaplar… Yüzüne baktım, ama nasıl, der gibi. Gururla baktı yüzüme. “Sen okursun” dedi. Hı hı ben okurdum.

Babamın çekirdeklerden yetiştirdiği binbir meyve ağacı olan bahçemizde köşelerim çoktu. Ders çalıştığım ağaç kiraz, dertleştiğim ağaç ceviz, oyun oynadığım ağaç dut, kuzumla oturduğum ağaç elma, kitap okuduğum ağaçlarsa en diplerde bana ulaşması zor olan her biriydi. Gövdeleri benim narin bedenimi çok güzel saklıyordu. J
Yeni kelimelerle karşılaştım; burjuvazi, aristokrasi, proletarya, kapitalizm, sosyalizm, komünizm, emek, sermaye… Ezilenler ve ezenler…
Ve devrim… Ve devrimciler…

Kitapları okuyup hiçbir şey yapmamak mı, yoksa kitapları okuyup pratik yaşama uygulamak mı? Bir sürü olaylar yaşandı, yaşadık. Ön plana çıkarılmaya çalışılan konular, bir sürü doğru içindeki yanlışlıklardı. Ya da ben öyle düşünüyorum.
O süreçte öğrendiğim; teoriyi pratiğe dönüştüremiyorsan devrimci olamazsın! Mücadele veren, yaralı, yoksul bir arkadaşına sırtını dönemezsin! Onu kansız beton zeminde bırakamazsın! İhanet hiç ama hiç edemezsin! Yakıp, yıkıp kaçamazsın!
Devrimi, sevgini yüreğinde taşıyarak, yeşerttiğin ve bir gün meyvelerini de alabileceğin çiçeklerle taçlandırmalısın. Taş, sopa ve silahla değil!...

V for Vendetta da söylenen söz gibi  “Dans edemediğim devrim devrim değildir”.
Bizim devrimlerimiz de böyle olmalıydı…
Atatürk’ün devrimleri gibi…


19 Kasım 2018 Pazartesi

Hayatıma Dokunanlar - 1


Ailem dışında beni birkaç adım daha ileriye götüren, hayatıma dokunup da hala aynı gönülde güzellikleri ile yaşayan insanlardan bahsetmek isterim.
İlkokul 3’ncü sınıftayım. 23 Nisan Çocuk Bayramı gösterilerine katılacağız. Babam en büyük ablamı ilkokuldayken yavru kurt yapmış.
Onun giysisi, tüm kız kardeşlerin gururla giydiği yavru kurt forması oldu. Abim de yavru kurttu ona ayrıca giysi alınmıştı, tabii erkek adam giysisi. :)
Herkesin hayranlık duyduğu bu kıyafet, ülkü insanına farklı bir özgüven ve asalet veriyordu.
Bayramlarda, Türk bayrağı ve flama taşımak, trampet çalmak ne ulvi bir çocuk sorumluluğudur, bunu yaşayan bilir!

Ne güzel bir anlatım;
“İzci, sözünün eridir. Şeref ve haysiyetini her şeyin üstünde tutar. Yurduna, milletine, ailesine ve izci liderlerine sadıktır. Başkalarına yardımcı ve yararlı olur.
Herkesin arkadaşı ve bütün izcilerin kardeşidir. Herkese karşı naziktir. Bitki ve hayvanları sever ve korur. Büyüklerinin sözünü dinler, küçüklerini sever ve korur.
Cesurdur, her türlü şartlar altında neşeli ve güler yüzlüdür. Tutumludur. Fikir, söz ve hareketlerinde açık ve dürüsttür.”

Tüm bu özellikler içinde, o atmosferi soluyan çocukların hepsi düzgün yetiştiler. Ezber yoktu yaşamlarında, kirlilik, itiş-kakış, kıskançlık, kin, nefret, hurafe, bağnazlık da…

Böyle bir bayram hazırlığı içindeydik. Ritmik trampet tınılarına kendini kaptırmış ve bayramda en önlerde yer alma duygusu ile yol almaya çalışıyorduk.  Bayram arifesinde abi ve ablaların çaldığı trampetlerin dışında elde var olan sadece 2 trampet. Onlardan biri yırtık, bir diğeri sağlam ve namzet olarak 2 kişi var. Biri ben, diğeri öğretmenimiz Ali Nekes’in oğlu Mehmet. Ya o sağlam trampet ile katılacak, ya da ben. Bir küçüğün aklı ile o zaman ki durumu değerlendirmek ise iki ayrı gözden akan birer damla gözyaşı ve kendi tarafından bir daha bakınca o trampet öğretmenin oğluna verilecek düşüncesi ve hüsran.
Hala aklıma gelince bu duyguyu bir kez daha yaşar ve sonrasında bir o kadar gurur duyarım. Ne hoş insanlara rastlamışım. O zaman farkındalığım ve şimdiki farkım…

Sevgili öğretmenim Ali Nekes, “bu sağlam trampet Zahide’nin olacak, bir diğerini tamir ettirebilirsek Mehmet’e verilecek. Olmaz ise bir sonraki bayramda Mehmet çalacak.” dedi ve her ikimizin de başını okşayarak yanımızdan ayrıldı. Hiçbir çocuğun şevki kırılmamalıydı. Öğretmeniz öğrenciler dağılınca okulda kalıp, kendi elleri ile tamir ettiği trampeti bayram sabahı ortaya çıkardı ve Mehmet’in omuzuna astı. Birbirimize ve öğretmen/babamıza gülümseyerek baktık.
Belki o zaman durumu kelimeye oturtmam mümkün değildi ama 'ayırımcılık' yapılmaması, 'saygın davranış, sevgi ve çözüm üretebilmek' gibi güzel duyguları minik dünyamda, ucu bucağı olmayan kocaman bir gönül sepetime rengarenk kurdele bağlayarak saklamışım.

13 Kasım 2018 Salı

Çileden çıkaran konular

Sabah sabah okuduğum gazeteden çileden çıktığım konular…

Şeker fabrikaları kapanıp hangi kafa yapısı ile hapishane açılır, bilen var mı? Tükettiğimiz tarım, hayvancılık ülkesinde yaratamadığımız istihdamın suça dönüşümünü mü bekliyoruz? Ya da açlıktan, yoksulluktan, evsizlikten, mutsuzluktan ‘yeter’ diyerek yollara düşeceğini düşündükleri halkı bir bir yakalayıp içeri tıkmayı mı?

Kendini din adamı sanan, sakallı (sakalı bile meymenetsiz), yaşlı-başlı, bugüne kadar yaşayıp da yüzünü ve ruhunu nura çeviremeyen, hani derler ya “nur yüzlü” nurun minicik bir zerresi bile olmayan varlıklar…
Ancak okumadan, araştırmadan, sağdan soldan duyduğu abuk-subuk safsata ve bağnazlıktan yararlanıp, ehil olmayan kafa yapısıyla ortada kirli kanduralarla ortalıkta dolaşıp, kendisini besleten sözüm ona şeyh, şıh ne olduğu belli olmayan kişilerden oluşan güruh. Aklı, yüreği, cesareti, sevgisi, saygısı, minnet duygusu ve güzelliğe hayranlığı olmayanlar, cehalete ve karanlığa yaslanıp ’huu’ çekerek Allah’a varacaklarını düşünüyorlar. Cennetle insanları kandırarak, tüm soysuzluğu, yalanı, dolanı ve edepsizliği ele alarak hatta iktidarsızlıklarını da yanlarına katarak “heyt var mı bana yan bakan” tavırlarıyla ortalığı birbirine katıyorlar. Aslında bu bir sarhoş narasıdır, onların ise sadece kendilerine zararı vardır. Ama bu türlerin zararı tüm masum halka - ortada kullanılabilecekleri Araplardan kalma bir dinin en kötü halleri var ya, zaten işlerine de geliyor- saklanabilecekleri en iyi köşe bu çünkü kullanıma açık, çünkü cahiliz. O köşelerde örümceklenen beyinleri, ezber yaşamlarıyla ve onlara biat eden zavallılarla vardıracakları hal ise ihanettir!!! Bir ihanet ettiğin ülkeden beslen, bir de bu ihanete destek verenlerden. İşte dünyalık bu! Ülke mi, Atatürk mü, onun, silah arkadaşlarının, ülkesini sevenlerin acılı ama dirençli mücadelesi mi, minnet duygusu mu, değer mi, ahlak mı, insanlık mı yok öyle bir şey!

Benim halamın kocası vardı amcam (aslında enişte), çocukluğumdan beri bildiğim beyaz sakala sahip, yakışıklı, her zaman temiz pantolon, gömlek ve ceket giyer camiye giderdi. ibadetini Allah için yapardı, siyaset için ya da hokkabazlık olsun diye değil.
Bizleri başımız açık, mini etek giyiyoruz, bisiklete biniyoruz, erkeklerle sohbet ediyoruz diye hiçbir şekilde eleştirmez, baskı yapmaz, aklına kötü bir düşünce gelmezdi. (Çünkü bizim de aklımızda kötü bir düşünce yoktu. Onlar abimiz, akrabamız, fikir birliği içindeki arkadaşlarımızdı.)

Atatürk’ü her zaman büyük saygı, sevgi ve hürmetle anardı.

Çocukların başını okşardı (yıllar sonra bunun nasıl güzel bir enerji olduğunu okumuş ve anlamıştım),çocukları çok severdi, halama çocukları sakın harçlıksız bırakma diye tembihlerdi, yerde taş bulsa kaldırırdı, ki yaşlılar, körler ya da benim gibi sakarlar takılıp düşmesin diye.

1 Kasım 2018 Perşembe

Saygı ve minnet duygusunu arka sıralara atanlar


Geçen hafta benim içimi burkan bir minik olay yaşadım.
Bir konu konuşmak üzere şirket yan komşumuz geldi, düzgün yapıda üst düzey yönetici ve patron. Bir şey içer misiniz diye sorduk, Türk kahvesi istedi. Bizim hanım kızımız 1 adet fincanla çıktı geldi, hafif sertçe masaya bıraktı. Bir de su alabilir miyiz diye rica da bulundum, arkasından su da geldi ve yine gayri nazik bir şekilde masaya bırakıldı. Konuşma uzayacağı için çay ikram etmek üzere mutfağa gittim. Elimde 2 çay ile birlikte nazikçe masaya bıraktım, diğer arkadaşımıza da şeker getirebilir misin dedim, yine sıradan bir şeker kabı ile geldi ve masaya bıraktı. Çünkü gelen benim misafirimdi, patronun değil!
Düşündüm, kürk her zaman yenebilir mi? Kürkü yersin belki ama ya insanlığı?
Ailemiz, bize, misafirlerimize her zaman özen göstermemizi öğütlemiştir.  Sunuşlarımız her kim olursa olsun, ayırım yapmaksızın aynı özende ikramda bulunulmuştur. Ayrıca bu özeni biz kendimize de gösteriyoruz. 

Küçük topluluklarda bunları öğretmeye kararlıyım.

Geçenlerde Trilye’ye gittik. Restoranda bir şeyler yiyoruz. Yaşlıca bir adam el arabasında, cılız ve titrek sesiyle, naylon poşet içinde nar, elma, ceviz ve kekik satıyor. O sese kıyamadım. Yavaşça kalktım elma ve nar aldım. Bedeli ödedim, amacım üstünü almamaktı...
Bana söylediği ise “Birinde 250 gr fazlalık var”
Yani, şimdi bu ne demek der gibi yüzüne baktım, “Peki o fazlalığı isterseniz alabilirsiniz” dedim, bekledim.
Eve geldiğimde her iki poşette 2’şer çürük nar ve elma. Olsun bu hiç önemli değildi.
Önemli olan ne biliyor musunuz?
Yine düşündüm, bunun adı “ayağı çarıklı mantığı mı, yoksa duyarlı bir yaklaşımı kazıklamak mı ya da bu düzene uyum sağlayan insanların topyekün elma ve ayva çürüğü gibi beş duyuda bıraktığı ve yayılmaya devam eden karakter çürümüşlüğü mü?

Gün yoktur ki, saygının yok edildiği bir durum yaşanmasın. Ya da haklara tecavüzün… Ya da çalışan şu beynimizin ve yüreğimizin almadığı alamayacağı durumları yaşamayalım, görmeyelim veya okumayalım…
Farklarla yaşıyorsak farkına varmamayı nasıl becerebiliriz ki…

TDK’ya göre edep:
edep, -bi    Ar. edeb
Toplum töresine uygun davranma: İyi ahlak, incelik, terbiye.
İlla edep illa edep. O yüzden Adabı muaşeret yani edepli toplum mutlu toplum demektir.