7 Aralık 2015 Pazartesi

Tüketime Dur!

Hediye almak; güzel ve anlamlı!
Bu, uzundur gözlemlediğim ve düşündüğüm bir konudur. Gardıroplarda  üst üste giysiler, tıka-basa dolu etajerler, herkese yetecek ve artacak, sıkış-tıkışlıktan ruhu boğan ev eşyası, bitimsiz güzellikte kitaplar ama herkesin okuma zevki farklı, her daim etrafa renk katan, koku salan, güzelleştiren, değişik duygular çağrıştıran çiçekler…
Tabii ki duramıyoruz, durduramıyoruz kendimizi ama nereye kadar???
Derim ki; tüketim sektörüne ve doymayan gözlerimize, alış veriş tutkularımıza biraz gem vursak ve bu denli tüketmeyi biraz durdurabilsek… Canavar tüketim mekanizması  bizleri, düşünmüyorsa; biz, biraz onları düşündürebilsek…

Dünya, çevre ve insanlar adına daha güzel bir şeyler yapabilmeye minik minik başlasak…

26 Kasım 2015 Perşembe

Köprüler

Geçenlerde yaptığımız sohbet ortamında, konuştuğumuz konudur.
İlk Boğaz Köprüsü yapılacak duyurusunda, özellikle İTÜ ve İÜ öğrencilerinin “biz köprü istemiyoruz” diye eylem yaptıklarını hatırlıyorum.
Duyarlı mimar ağabeyler de “Hayır! Yapılırsa İstanbul, ölüme mahkum edilir, her iki yaka kendi özgün halleri ile kalsın, insanlar kendi yakalarında iş bulsunlar, köprü kolaylığında oradan oraya taşınmasınlar ve ortalık çirkinleşmesin, denizin var olduğu yerde, deniz taşımacılığı artırılsın” demişlerdi.  O zamanlar, tüm bu direnişi yapanlar “gerici” diye nitelendirilmişti. Çocuk yaşta olanlar da “aaa köprü yapılacak” diye sevinç çığlıkları atmışlardı.

Demek ki, arkadaşımın dediği gibi biz, “büyükler hep çocuk aklı ile hareket etmiş” amanda aman ne güzel!

30 Eylül 2015 Çarşamba

Biz dönüşüyoruz!!!

Yaşadığımız ülke dönüşüyor; yaşadığımız şehir, ilçe, köy, mahalle dönüşüyor…
Kimliklerimiz dönüşüyor, insanlarımız dönüşüyor, dostluklarımız dönüşüyor… Ve doğamız; iklimimiz, tertemiz denizimiz, gölümüz, hayvanlarımız, bitkilerimiz dönüşüyor. Ve elbette ki atıklarımız!!!

Dönüşümlerimiz; bir bilinmeyene, bir yok oluşa doğru mu gidiyor?

Pazar günü evlerine gittiğimde; güzel ruhlu, yakışıklı, dingin ruhlu insan, sevgili abim; 
kolilerin yığılmış olduğu salonda bir koltuğa  oturmuş, ağacı, kuşları karşısına almış, onları seyrediyordu.  “Evet,  taşınacağız ama güvercinlerim, kumrularım ne olacak, onlara kim yem verecek, ya o sırtında güzel kuşları taşıyan yemyeşil yapraklı ağacımı/ağaçları ne yapacaklar” dedi. Ben de abicim “Üzülme, onlar da seninle gelir” derken içim sızladı. (Biliyordum acımasızca başlarına gelecekleri, kuşların her sabah yem bekleyeceklerini, ağaçların bir balta ya da keski ile yerle bir olacaklarını…). Gözlerinde ıslaklık “Gelmezler, gelemezler” dedi.

Seviniyoruz; temiz ev, tebdil-i mekan, aman binamızın değeri artacak derken, gidiyor olan/gitmiş yok edilmiş anıları, değerleri, dokunuşları, oluşturulanları hep göz ardı ediyoruz.

Aslında hepimiz biliyoruz -ki gidenler bir daha geri gelmeyecek... 

12 Eylül 2015 Cumartesi

Neden hep birlikte bir yerlere savrulduk???

Sabahın erkeni, 40 yıllık mahallemiz; ta o yıllardan kalan üç-beş dükkan, manavı, sebzecisi, eczanesi, kasabı, zücaciyesi, ayakkabı tamircisi, kuru temizleyicisi, çiçekçim ve Çingene çiçekçilerim…vs. tek tek işlerimi halletmeye çıktım.

Baktım ki, Hatay’dan gelen, doğal ürünler satan güzel kadın, dükkan önünde oğlu ile kahvaltı ediyor. Sıcacık davet edildim, kırmadım oturdum, hemen çay geldi, karnım tok dediğim halde ev yapımı  ekmek üzerine doğal süt kaymağı ve annesinin yaptığı rende turunç reçelini üzerine sürdü ve elime bıraktı. Gel de yeme?

Sohbete başladık; “bilirsiniz Hatay’da tüm dinden insanlar var; gül gibi geçinip giderdik, biri yemek pişirdiyse, din, ırk, renk, cins sorgulamadan, bir diğerine kaplar içinde yemeğinden ikram ederdi. Eğer biri unutulduysa, unutulan kişi hatırlatılırdı. Hepsiyle bir bütünlük içinde sorgulamadan yaşardık, çünkü herkes sevilmeye, saygıya, saygı duyulmaya layık insanlardı" Paylaşılamayan ne var, kim nasıl oyunlar oynuyor, nedir bu ülkenin hali?           
Neden bu kadar ayrıştık ve birbirimize kötü bakar olduk” dedi.  Ve devam etti:  Yıllardır bu dükkan ve aynı apartmanda oturduğumuz komşularımız var, bir gün merak edip, ayaklarını dükkana bir “günaydın” demek için bile uzatmadılar. Halbuki biz Hatay’da iken, kim neyi daha iyi yapıyorsa, kim ne üretiyorsa ya da yetiştiriyorsa etrafımızdaki insanlar nasiplensinler diye onlardan alış veriş yapar, birbirimize destek olurduk. Bu nasıl kıskançlık, hasetlik ve kendinden, çevresinden uzaklaşmaktır, iyi iş yapanlardan, yaşamını çaba ile yürütmeye çalışanlardan, duruşunu değiştirmeyen saygın insanlardan alıp veremedikleri nedir? Nedir bu çekememezlik?

Ağaç, çiçek, toprak derken; dükkan önündeki minik bahçeyi cennete çeviren bu duyarlı kadına, kötü-müsrif-ne yapmaya çalışıyorsun diye, suyunu kesen, gidip yönetime, o da yetmiyormuş gibi belediyeye şikayet eden apartman komşusu var, su ise kuyu suyu…

Güzelliği, estetiği, özeni, birliği, yetiştirmeyi, selamı-sabahı, en önemlisi, insanı, doğayı bilmeyen, salakça, hatta aptalca,  kendini ispatlamaya çalışan ve kendinden bir şey katmadan yaşayan insanlarla vardığımız yer neresi olacak acaba?

Gene aynı gün, komşumdan sos yapmak için tencere almaya çıktım, çikolata sevdiğini bildiğim için, ona çikolata götürdüm, sohbet ettik, yeni yaptığı sıcacık patates ve peynirli gözlemeden elime tutuşturdu. Kapıda karşılaştığım Damlacığım, Zahide abla sokağa çıkıyorum, bir şeye ihtiyacın var mı diye sordu. Daha mı, yazılacak ve anlatılacak  o kadar çok şey var ki...

İşte benim güzel insanlarım; Türk mü, Kürt mü, Boşnak mı, Arnavut mu, Alevi mi, Hristiyan mı, Musevi mi,  sorgusuz-sualsiz kabul ettiğim tüm bu insanları yüreğimde gezdiriyorum.

Peki, neden hep birlikte bir savrulmanın çirkinliğini, kanlı günleri yaşıyoruz?

4 Eylül 2015 Cuma

Bugünden ve Dünden

Yaşam yolculuğumda ailem dahil, karşıma çıkan güzel insanları beş duyumla dinlerken; “bir gün bende, bu bükler gibi olacağım, benden küçüklere yaşamdaki gülleri, dikenlerini, diğer çiçeklerin güzelliğini ve taç yapraklardaki polenleri, onların üzerinde dolaşan canlıları, o canlıların ne ürettiğini, mis kokularını yaşarcasına anlatacağım” demiştim.
Düşünüyorumda; o dolu dolu-dingin yapılarını, doğal ve sade yaşam anlayışlarını, idealist gönüllerini, dürüstçe yaşamlarını, dostluklarını-dostluğun erdemini, insana ve tüm varlıklara saygıyı/sevgiyi, mesleklerini icra ederken saygın duruşlarını, gözlerimle süzerek; beynimde, yüreğimde çok güzel yerler hazırlayarak saklamışım. Bugün sevgili Melike yaklaşarak, “İlayda dışarıda sizi bekliyor ve ağlıyor” dedi. İlk aklıma gelen cümle ağzımdan şu şekilde çıktı; “işte benim aşklarım…” İlayda iki gözü iki çeşme “sizi özleyeceğim”, diyerek sarılmak oldu. Bu ilk miydi, hayır değil! Gönlü açık, gözü açık insanlardan aldığım, asil yüreklerin içten dokunuşları ve yansıması hep böyle oldu.
Saklarım, tüm güzelliklerin saçlarını tel tel örerek saklarım, saklayacağım da…

Yekta Özen Güngör’ün Ar-ı Duru yazısında aktardığı gibi “Övünmeyi ve öğüt vermeyi değil, örnek olmayı yeğlerim”.

16 Şubat 2015 Pazartesi

Çaresizliğin acısı

Çaresizliğin acı muhabbetleri…
Kim, nereden, nasıl geliyor, karanlık dip dünyalarında ne var, neyi sorgulayalım bilemiyorum???
Bildiğim tek şey; zor şartların, çaresiz insanların, bilinçten uzak yapıya sahip, satan/satılan cinsiyet ve kişilikler, abukça yaptırdıkları/yaptığı evlilikler, kendilerini bir cehennemden uzaklaştırıp, bir başka cehenneme sokulan minc,k minnacık gençler...
Adamın ve kadının ne olduğu öğretilmeden/öğretilemeden midesi aç, gözü aç, bedeni aç insanların yaşama salınmaları, hiç düz bakamamışlar, hep dönük olan gözleri ona, buna, şuna saldırmayı yaşam olarak bilmişler.
Özgürlüğümüze/açlığımıza/hanemize/kişiliğimize/kadınlığımıza/erkekliğimize/hayvanlarımıza/bitkilerimize en önemlisi insanlığımıza edilen tecavüzün acısını/şiddetini azaltmanın yok etmenin çabası cafe ve ev köşelerindeki fiskos masalarında ya da yavaş yavaş rakımızı yudumladığımız meyhane masalarında teselli olarak kalmasın.
O vahşileri doğuran anne kim, baba kim, hangi tohumdan üretiliyor, yetiştiriliyor hangi çevre besliyor onları, hangi eğitimin sapkınlığında ortalığa salınıyor?
Cinsiyete dair katı/acı/ruhtan uzak sıradan insanların ortaya çıkardığı dinsel tabloyu öldürmek gerek! İnsana/insanlığa (kadın/erkek değil) dair dinsel tabloyu da insanca yaşamaya uygulamak gerek!

Kendi adıma; bilinçli olmak, bilinç yaratmak, insanı, insanın ne olduğunu, ne olabileceğini sabırla, sevgiyle tek tek anlatmak istiyorum. Artık bunları yapmalıyız!

22 Ocak 2015 Perşembe

Duruş

Bir anne/baba değilim ama bir annenin/babanın çocuğuna, insana, insanlığa katabildiği/katabileceği değerlerdir görmek istediğim. Her zaman söylediğim ise DURUŞ zenginliği, güzelliği, kalitesi...O içleri evlat acısı içinde olan ana/babaların feveran etmeden doğrular içinde yaşamlarını sürdürmeleri ve direnişleri ise nasıl saygın!
Deniz Gezmiş, Ali İsmail Korkmaz ile ilgili kitap ya da yazıları peş peşe okuyunca ortak noktanın “sevgiyle, verilen en güzel değerlerle yetiştirilmişliğin özelliğini ve güzelliğini görüyorum”
Yaşamlarını ortalama 20 yaşa sığdıran bu gençler; insana insan gibi davranmak, insan gibi yaşamak, yaşlı-çocuk-engellilerin yanında olmak, hayvan sevmek, okumak ve dünyaya verebilecekleri en iyiyi verebilmek gibi düşünce ve duygu içindeler. Ve biz onları yok ettik ve etmeye devam ediyoruz!..


Daha mı?..

14 Ocak 2015 Çarşamba

Öz mü, zaman mı?

Bitmeyen hikayeleri bitirmek, yolları açıp ilerlemek, huzuru dünyalara yerleştirmek gibi yaşamın tam ortasında yürümek istiyorum.
Eskiden uzun uzun yazar, uzun uzun konuşurdum. Şimdilerde bakıyorum da, yazdıklarım hep özet cümlelerden, konuşmalarım da sadece iki kelimelik dinlemelerden ibaret! 

Öz/özümseme, deneyim, zaman… Öz olması zamanın bana yansıttığı yetersizlik mi, yoksa özün zamana yansıması mı? Bir yığın olarak yaşamıma oturmuş insanlar, olaylar, sağdan soldan dokunan, çözüm bekleyen konular, teselli isteyen insanlar…


Tüm bunların üstüne çıkan içsel mutluluğum, huzurum ve gülümsemelerim. Ve dış etkenlere karşı gelişmiş olan kulaklarım, gözlerim, burnum, dilim ve ellerim…