Megapollerde bozulan psikolojimizi düzeltmenin yolları doğanın sonsuz
yeşilliği, mavisi ve ortama serpilmiş renklerinden geçer. Ve ne yazık ki bu düzelme
ve yenilenme kısa sürer.
Derin nefes alırsın, enfes kokuları burnundan süzerek alır, taaa
ciğerlerine üflersin. Gözlerin parlar. Denizi, toprağı, ağaçları, betonlarda yaşadığımız
zorunluluk ve mutsuzluklarımızdan sonra defalarca kucaklar ve öpersin. Cildin
bir başka güzelliğe bürünür, hücrelerinin dans ettiğini hissedersin. En
önemlisi sevdiğine kendini sevdirir gibi dönersin o güzel ipeksi su ve dalgalar
içinde. Sen de seversin onu ellerinin yumuşacık dokunuşuyla… Yeşilliklerde
yuvarlanırsın, koşarsın, şarkılar söylersin, saçmalarsın hiç büyümemiş çocuklar
gibi…
Ağustos böceklerinin bitmeyen senfonisi, balıkların süzülerek
etrafında dolanması, alçaktan uçan bembeyaz kuşların minicik çırpınışı ve pata
pata teknelerin köpük saçarak yol alması (balıklar çamaşırları hırpalamadan yıkıyor
sanki J).
Ruhu yoran hiçbir şey yok, ne telefon, ne arabesk-pop müzik, ne
trafik, ne toz duman, ne de insan gürültüsü ve suratsızlığı. Var olan sadece doğanın
sesi, kokusu, rengi, dokunuşu… Tapınmaksa bunun adı, evet tapınıyorum! Varlığım
ve kusursuz varoluş için şükrediyorum.
Üzüldüklerim bu kadar güzelliğin yok edilmesi ve kalanların yok
edilmeye çalışılması… Katı, çirkin, ruhsuz, sevgisiz, anlamsız, bırakın güzellikleri
görmeyi, bakmanın ne olduğunu bile bilmeyen, kendilerine madde dünyası
yaratmaya, onlarla varlıklarını
kanıtlamaya çalışan yok ediciler… Ülkeni satamazsın, ülkeye/ülkenin havasına,
toprağına, suyuna siyanür, radon, metan, karbonmonoksit vb. bulaştıramazsın, canlıları
hasta edemezsin, ölmelerine göz yumamazsın.
Uzaklaştığımız doğa intikamını alacaktır, “el mi yaman bey mi
yaman” hep birlikte göreceğiz…