21 Eylül 2018 Cuma

Herkesin hikayesi


Ne hayatlar var; yaşadıkların, yaşayarak gördüklerin, dinleyerek ve okuyarak bildiklerin, ya da yanından geçerken selamlaştıklarının gözlerinde yatan gerçek hikayeler…
Sokaklar besler insanı, özellikle kış akşamları evlerden yansıyan sarı ışıklar, yanan bir-iki mum, cılızca süzülen beyaz ışıklar altında seven, nefret eden, acı çeken canlı-can (sız) insanlar…
Ve herkesin bir hikayesi, yarası, acısı, sevinci, sevgisi, aşkı, neşesi…
Elinde defterini, kalemini ve kulaklarını sonuna kadar açtığın o hikayeler!
Yıkılan evin yanındaki asırlık palamut meşesini kucaklayıp öpen ve gözlerinden yaşlar döken teyzeler, teyzeleri görüp ağacı kucaklayıp, gözünden yaş akıtan genç, ağaç sevgisi mi,  ağacın yaşına saygı mı? (Bu ağaç neler gördü, neler işitti, ne çok serüvene kucak açtı, kucaklaşan aşıklar, ağlayan terkedilmişler, benim gibi her mevsim güzelliğine hayran bakışlar…)
Bakkalda bir teyze, tertemiz yüzlü. Ortada 2 şişe süt, 2 ekmek ve az biraz nevale. “Oğlum deftere yaz” dedi. Üzüldüm! Baktım bir elinde baston. Yaşlılık ağırlığı ile hafifçe bakkala döndü “ben bunları nasıl taşıyacağım?” dedi.
Hiç düşünmeden “ben size yardımcı olurum” dedim ve koluna girdim, gözleri ışıl ışıl, minik minik sorular sordu, kimim, nereliyim vs., baktı ve “ne güzel bir insansın” dedi. Ben de “siz de güzel, pırıl pırıl, tertemiz bir insansınız ve anneme benziyorsunuz” dedim. Onun üzerine bana anlattığı;
Peygamberimiz’e bir gün Eblicehil rastlamış ve şöyle demiş
-          Ya Muhanmmed ne çirkinsin, senin gibi çirkinini görmedim.
Hz. Muhammed de ona
-          Doğrudur, demiş
Biraz sonra Hz Ebubekir, Hz. Muhammed’e rastlar ve görür görmez
-          Ne kadar güzelsiniz, der. O da ona,
-          Doğrudur, der.
Bu diyaloglara şahit olanlardan biri,
-          Ebucehil “ne kadar çirkinsiniz” dedi, doğrudur dediniz, Ebubekir “ne kadar güzelsiniz” dedi ona da doğrusun dediniz. Sebebi nedir?
O da der ki;
-          Bizler ayna gibiyiz, bakan kendisini görür. Dolayısıyla Ebucehil baktı, kendisini gördü. Ebubekir de baktı o da kendisini gördü. Sonuçta ikisinin söylediği de doğru.
Cevabım o nedenle böyledir.


19 Eylül 2018 Çarşamba

Tahammülsüzlüklerimiz mi?


Korku duvarları içinde olanlar; o duvarlara bir tekme atamayacak, sesini duvara bile yansıtamayacak kadar korkaklar. Gölgeleri düşse akan suya ondan bile korkup kaçacak kadar kabuklarındalar.

Üst makamlardan, zenginden, patrondan, büyük ve lüks arabadan, öğretmenden, ana ve babadan, iri-yarı insanlardan, kuştan, köpekten, kediden hatta kendinden korkarak yaşamlarını pısırıkça sürdürmeye devam edenler…

Cesareti, kıvraklığı, iş bitirmeyi, aktif olmayı, bir kişinin eğilmeden, doğru bildiklerinin arkasında durmayı, yaşama renk-ahenk ve işlerlik sağlamanın bir erdem olduğunu unutanlardan rahatsızlıklarımız gün geçtikçe artıyor.

Cehalet ise ayrı bir konu. Bir adım ileri gitmek istemeyen, ezbere dayalı, sağdan soldan duyduğu safsatalarla kendini daha da aşağılara çekmeyi hedefleyen yaratıklar. Dünyada, Türkiye’de ne mi olmuş, pek umurlarında değil.
Çitle çekirdeği at yollara, izle abuk sabuk dizileri ve programları, aktar sağa sola. Sonra gerçekmiş gibi oyunculara say dur.
Ve sonra takıl bir efendinin tükürük saçan sözlerine ve köleliğe devam et.

Saygısız güruh da yollarda… Çarpa çırpa, tüküre-ata, bağıra-çağıra, kaba-saba, zevksiz-renksiz-ışıksız bakışlarla…

Özele tecavüzcüler de her yanda… Zamana, hakka, mekana, ruha, akla, bedene, zevke, sanata, tarihe, bilime, ilime, çocuğa, gence, yaşlıya, hayvana.

Müsaade istemeden adım atmak, atmaya çalışmak nasıl bir cürettir ki…

Yargılayanlar... O, beni kıskandı, yan baktı, imalı söz etti, böyle dedi, tarzımı beğenmedi, yaşam biçimime karıştı.

Gerçekten ama gerçekten artık katlanamıyorum. Birbirini anlamayan, anlamaya çalışmayan, agresifliği cesurluk sanan sürekli dikenli tel üzerinde oturup rahatsızlıklarını ortaya koyan insanlardan sıkıldım.
Salak yerine koymalarından bıktım.
Dinlemeyen sürekli konuşanlardan serseme döndüm... Dünyada sadece kendileri var ve sadece kendileri önemli. Dikkat etmedikleri, dinlemeyi bilmedikleri, çarığın içine soktukları kafaları ile her konu unutulmaya ve unutturulmaya mahkum (Bilmemenin, değerlendirememenin bilmişliğe dönüştürülmüş egoizm ve sadizmi).  

Kendilerini görmeyip, ha babam hassas konularda pislik atanlardan gına geldi.
Düşünmeden konuşanlardan, ana konuları kapatmak için laf cambazlığı yapanlardan, yüzleri hiç kızarmayanlardan, meşin meşin dolaşanlardan…
Yalak(a)larda dolananlar, yıkananlar, her türlü pisliği içlerine alıp, dışlarını aklamaya çalışanlar midemi bozdu, tiksinti ile bakmak bana yakışmıyor ama gerçek bu ki, tiksiniyorum!

17 Eylül 2018 Pazartesi

Özlemlerimiz mi oldu ne?

Zafer Gözde'nin sorgusunun dile dökülüşü... :)

Plastik bizim eve hiç girmedi diyebilirim. Bakır kazan, bakır leğen bulunurdu. Çok sonra annem çamaşır sepeti almıştı.

Su testileri vardı, su bitince yenisi doldurulurdu. Petler gibi boşaltıp çöpe atmazdık. Turşu, reçel, salça için toprak çömlekler bulunurdu, bitince sonraki sene için saklanırdı, atılmazdı. Çuval içinde un, şeker, pirinç vs. Ya da anacığımın elleriyle diktiği keselere konurdu (hala birkaç tanesini içine erzak koyup saklarım), ağzı bağlanır ve kilerde (kerpiç kilerler buzdolabı soğukluğunda, tertemiz, doğal) saklanırdı. İçine girince birbiriyle uyumlu mis gibi kokular yayılırdı.

Kuyudan kullanmak için su aldığımız kova çinkodan yapılmış bir taşıyıcıydı. Buzdolabı yoktu, karpuzları yıkar, file ile kuyuya sarkıtır, 1 saat sonra buz gibi alırdık.

Çarşı filelerimiz olurdu, görgüsüzlük olmasın diye mutlaka kese kağıdına konur, o şekilde fileye bırakılırdı.
Evet sebze ve meyve artıklarını güle oynaya komşunun ineklerine verirdik, mo’lara elimizle yedirmek müthiş bir keyifti. Ekmek artıkları…vb. tanelerle tavuk ve kuşlar beslenirdi. Etlerin kemikleri de bobicikleri şenlendirirdi…

Kullanılmayacak kağıtlar, ceviz, fındık vs gibilerin kabukları çıtır çıtır sobada yakılırdı. Zeytin yağı tenekelerine çiçekler ekilirdi.

Çamaşır yıkandıktan sonra arda kalan közde yemek, özellikle kabuklu patates içine gömülür, lezzetine doyum olmazdı. Bakır çaydanlık ve demlikte çay, bakır cezvede kahve pişer, mangallarda ve soba üstünde ekmek kızarırdı. Aaa sahi bir de sacayağımız vardı. :)

Halis muhlis tarlalarda gördüğümüz buğdaylar değirmene gider, öğütülür, çuvallara konur ve getirilirdi. Saçta yapılan ekmeğin, yayık tereyağı ile birlikte sıcacık yenmesi, yanına bir de taze ceviz katkısı ile lezzetine doyum olmazdı. Ya anacığımın, ablalarımın yaptığı tel tel Boşnak böreklerinin kokusu taa sokağın başından burnumuz, ardından gözümüz ve midemiz için hazırlanmış muhteşem bir şölendi.

Ah o kokular, ah o doğallık!!!

Aslında bizler, hiç bir şeyin israf edilmediği bir yaşama bağdaş kurmuştuk. Son yılların naylon poşetlere girmiş yiyecekleri, onların albenisizliği, lezzetsizliği ile baş edebilmenin yollarını bulmaya çalışmak az da olsa yaşamımıza gülümseme getirebiliyor. Saksıda yetiştirilen semizotu, fesleğen, nane, kekik, maydanoz, soğanın bile farklı bir lezzeti var...

Ooo, anlatılacak ne çok şey var. 



11 Eylül 2018 Salı

Süt Çorbası


Tesadüfen bir dergide okuduğum önce adını, daha sonra özetini ve okuduktan sonra da anlatılanlara hayran kaldığım bir kitap. İçinde anlatacak çok şey var, okursunuz düşüncesi ile paylaşmayacağım. Adı bende saklı! :) (Mutluluğa Dair Bir Düşünce-Carlo Petrini,  Luis Sepulveda) Carlo Petrini, 1986'da uluslararası Slow Food hareketini başlatan yazar)

“Slow food-yavaş gıda, slow city-yavaş şehir, slow live-yavaş yaşamak :)

Hiçbir yiyeceği telef etmeyen toplulukları anlatıyor. Ve kısır topraklarda bile ortama uygun yiyeceklerden bin bir çeşit yiyecek, içecek yapabiliyorlar. Gastronomi, her ev kadının elinde var olan malzemelerle ortaya koydukları mis kokulu yemek kültüründen doğduğunu ifade ediyor ve buna katılıyorum.

Ülkelerin insanlarına karışmak, yeni insanlar tanımak ve doğallığa yaslanmak. “Uff yeter doğallık sözlerinden bıktık” diyenler olabilir ama ben yine doğada, doğallıkta, sade, dingin yanı sıra daha da derinleşerek yaşamayı tercih edenlerdenim.
Bu durum, insana; sükunet, mütevazılık, dik durmak, enerji ve mutluluk veriyor. Pes etmiyorsun.
Devrim neden yapılır, insanların mutluluğu için. Paylaşım neden vardır, insanların mutluluğu için. Üretmek neden vardır, insanların mutluluğu için. Sevgi neden vardır, insanların mutluluğu için… Sonuçta her şey insanların mutluluğu için olması gerekirken, mutsuzluğa çevirdiğimiz yaşam!!!

Arjantin’de ilişkiler çıkmaza girince eşler psikologlara gidermiş (bizde ve batı dünyasında olduğu gibi) Şili’de ise şöyle bir durum yaşanıyormuş. Canı sıkkın olan eşler, psikoloğa gideceğine, 4 kg dana, 4 kg kuzu eti veya tavuk eti alarak kendi yaptıkları özel soslarla, közde pişirdikleri etleri etrafındaki insanları çağırarak, sabaha kadar yemek eşliğinde sohbet, dans ve müzikle birlikte sıkıntılarını giderirlermiş. Ne kadar doğal bir yaklaşım, “acılar paylaşıldıkça azalır”.

Bugün okuduğum bölüm de ise dikkatimi çeken bayat ekmekle yedikleri “Süt çorbası” bana neler hatırlatmadı ki… Süt çorbası dediği annemin çocukluğumuzdan beri zaman zaman sütün içine koyduğu Türk kahvesi ile ikram ettiği sütlü kahve. Ve bunu gelenek halinde her bayram sabahı içirdiği ve şimdi bizlerin de bayram sabahı var olan aile fertlerine ikram ettiğimiz içecek.
Çocukluğumda sıkça başım ağrırdı, ağrı ile birlikte midem bulanır vs. ve sonra uyurdum, uyandığımda (nasıl hissederse?) evin iç merdivenlerinden tek tek inen halam, içine ekmek doğranmış, yoğurt kasesi ile birlikte gelir, sevecence başımı okşar, elindekini uzatır “hadi kızım biraz ye” derdi. O gün bugün hem süt çorbasını :) hem de  başucuma bırakılan ekmek doğranmış yoğurt çorbasını :) çok severim. 

Not: Slow Food, 1986 yılında fast food ve hızlı yaşamın yükselişine, yerel ve geleneksel gıdanın yok oluşuna tepki olarak, insanların yedikleri gıdaların tadı, nereden geldiği ve gıda seçimlerinin dünyanın geri kalanını nasıl etkilediği hakkında bilinçlendirmeyi amaçlayan uluslararası ve halk destekli bir örgüt. Sloganı da "Herkes için iyi, temiz ve adil gıda"... 
Türkiye'de "slow food hareketi" Seferihisar, Germiyan Köyü'nde başladı.