Doğduk, büyüdük, yaşıyoruz...
Büyüdüğümüz günlerin, yaşamımızın her gününün sayfalarını tek tek çeviriyoruz. Farklı evrelerde hep hesaplasmamiz vardı ve yaşadığımız müddetçe de devam edecek.
Uzun zamandır yaşadığımız her olay bizleri yürekten sarsıyor. Soğuk ve sicak savaşlar, terör, kazalar, sel baskını, deprem, kömür ocagi patlamaları, yakılan, yanan ormanlar, ölen, öldürülen tüm canlılar.
Tüm bunlar olurken insanliğin ölümü de en acisi... Bile bile, önlem almadan ölüm üreten bizler. Çarpık, fanatik, ruhsuz kişilikler. Dünya çapında üretilen ve insanın insana kullandığı silahlar, bombalar. "Insan haklari, kadin haklari...vs" dediğimiz yine insanlar tarafından ortaya konan sözleşmeler ve bunu yine ihlal eden bizler ve yine hakaretler, ölümler, öldürmeler, yaralamalar, boğazlamazlar, işkenceler, tecavüzler. Bitmek tükenmek bilmeyen insan ve insanlik dışı davranislar.
Insanlığın ölümü, insan ve tüm canlilarin ölümünü getiriyor gözlerimizin önüne. Sayilara, yikimlara, talanlara bakinca bu yaşamdan hic birsey almamış milyonlarca insanla burun buruna, yüzyüze, aynı atmosfer içinde yaşamanın agirligi, çıplak tende kamçı yemiscesine acıyan hatta kanayan yüreğimiz. Durmayan çirkinlikler, tüm bunlarla hesaplasmayan susmayan çeneler.
"Eşeğini sağlam kazığa bagla sonra Allaha emanet et" diyen atalarımız. Düşündük mu bu sözün anlamini? Edebiyat dersinde kompozisyon yazdığınmız çocuk yüreğimiz bile bunu o kadar güzel algilamis ki...Ama biz büyükler hala sözlerle insanları avutmaya çalışıyoruz.
Küle döndürülmus bu yaşamı yasamak artık çok ağır geliyor bana ve ben gibi duyarlı insanlara...
Anka kusu gibi küllerimizden yeniden doğabilir miyiz acaba?