17 Mayıs 2016 Salı

İstek Mi, Zorunluluk Mu?

İstanbul’u, plazayı, işimi, ortamımı, trafiğimi, koskoca anılarımı, yeni giysileri, körüklenen alımları elimin tersiyle itmek ve sade kendimce üretebildiğim yaşamda var olabilmeyi 20 yaşımdan bu yana istemişimdir. Geç kaldığım ama gene de sapsade yaşadığım bu yaşama şimdilerde adım adım yaklaştığımı hissediyorum. Belki bu, önüne geçemediğim yoğun istek, belki zorunluluk? Zorunluluklar, bu isteğimi erken kılacak, sevincim hüznüm bundandır…
Şehre, mahalleye, dolandığım sokaklara bir bir veda eder gibiyim. Evin her köşesine oturup, her köşe başını, bakkalımızı, manavımızı, kasabımızı, sevdiğim pastane, kahvehane, fırın gibi yerlere başımı uzatıp, kokusunu bir kez daha yüreğimin orta yerine yerleştiriyorum. Sanki, sanki….

Kadriye Teyze

Balkonun balkon olduğu güzelliğe (abuk materyallerle kapatılıp, tıka basa eşya doldurup, nefes aldırılmayan), renkli çiçeklerin ılık rüzgarda dansettiği, kuşların cıvıltıları ve hatta kediciğin doğum yaptığı bebelerin olduğu, nefes alan mekana; Kadriye teyze ve Mine ablayı kahveye davet ettim. Karelerime kare katıyorum.
Kadriye teyzemiz 97 yaşında (böyle insanlar daha çok yaşasın) tüm sevimliliği ile bir şeyi hatırlamadığını sandığı yerde “yoksa be ihtiyarladım mı?” dedi.  İçten ve ne söylediğini bilen muzip bakışları ile kırışmış yüzünde sakladığı binbir renkle “ilk kez kahveye geliyorum, uykudan yeni kalktım (çünkü yatağından çıkarıp, getirdim J) sana bir şey getiremedim” diyerek, Mine ablayı yerinden kaldırıp, bana aldığı hediyeyi getirtti. İşte eski soluklu, soylu insanlar!.. Nasıl sevmem ki…