28 Mart 2019 Perşembe

Ülke mi, parti mi, kişi mi?

Yedik birbirimizi ve yemeğe devam ediyoruz. Ayrışa ayrışa yol ayırımlarında şaşkın ördek olduk.
Hangi gazeteye baksam, hangi TV’yi izlesem, kimlerle görüşsem, kimlerle konuşsam, hangi köşelerde dolaşsam diye düşünmekten yorgun düştük.
İstanbul’u boyadılar, Türkiye’yi komple boyadılar… Boyanan insanların iç dünyasını anlamak mümkün değil. Boyanın renginin anlamını fark edemeyecek kadar boyalardan uzaklar.
Edebi bilmeyen, anlamayan bir hayatın sarmalında doğan ve dolaşan çocuklar edep kelimesine yabancı… Aaa o da ne?
Edep kelimesinin tüm ayrıntılarını bilen çocuklar ise sessiz ve efendi…
Değişmeyeni değiştirme çabası nafile. Suskunluklarımız çok acı. Konuşmanın ötesine geçemeyen bizler.
Ülkeyi, ülkenin tüm varlığını tepe tepe kullanıp koltuğu bırakmak istemeyecek kadar açgözlüler. İşsiz, yoksul, mutsuz insanları göremeyecek kadar perdeliler.
Varsa yoksa ülkenin ve partinin üstüne çıkıp kişisel varlıklarını daha da sağlamlaştırmaya, ülkeyi daha da yoksulluğa ve karanlığa saplamaya çalışan ben’ler…
Başka eller, başka beyinler, başka yürekler ve bambaşka suratlarla dolaşan insanlar.
Kendini olduğunun dışında göstermeye çalışan, ‘mış’ gibiyi öyle gibi gösterenlerin rahatlığını görmek.
Medeniyeti özledim, medenice davranışı özledim. Pislik atmadan, her konunun altında bir çapanoğlu aramadan siyaset yapan, konuşabilen, dinletebilen iç dünyası sevgi dolu insanları özledim.
“Paçalarından efendilik, hanımefendilik akıyor” sözünü kullanabileceğimiz kaç insan kaldı? Parmak sayısı kadar az olan, fenerle hatta kocaman projektörlerle dolaşıp bulamadığımız insanları özledim. 

21 Mart 2019 Perşembe

'Evet, yok'


Malzemenin çok olduğu, sistemin hiç olmadığı bir ülkede yaşıyoruz.
Çocuğu ailesi, komşusu mahallesi, hastası hastanesi, öğrencisi okulu, polisi karakolu, müşterisi marketi, elemanı şirketi, yolcusu taşıtları, müteahhidi-mühendisi inşaatı, seçmeni seçimleri…
En önemlisi de halk ve yöneticileri…
Sızı gibi içi sızlatan konular. Katlanmak zorunda olduğumuzu hissettiren bir yapı…
Dinlemek ve görmek zorunda mıyız? Ruhu sakatlanmış, kine, nefrete, korkuya, ikiyüzlülüğe, talana, yalana, sapkınlığa bulanmış insanları seçmek zorunda mıyız?
Elindeki sopayı saklayan ama her gün sözleriyle insanların kafasına kafasına vuran hoyrat sıradanlıkları yaşamak zorunda mıyız?
Güzellikler hakkımız; sabahımıza, akşamımıza, her günümüze yayılışını görmek, yaşamak istiyoruz ama onları da zifiri karanlığa ve balçığa çeviriyorlar.
Sorgulamayan, sorusu sorulamayan, dur denilemeyen, yıkılamayan yapıda mutlu olmak mümkün mü?
Kendimize soru sormaktan, cevabını vermekten, dur demekten, her gün bileylediğimiz bıçakları kendimize saplamaktan, delik deşik olmaktan, acısını içimizde yaşamaktan yorulduk…
Yoran insanlar hiç yorulmaz mı, hiç durmaz mı, hiç iç dünyasına bakmaz mı, ben kimim, ne yapıyorum, nedir bu kinim, tüm  bunlara hakkım var mı demez mi?
Bir yerlerine sakladığı çocukluktan kalma gülen bir yüz, anı, sevecenlik, sığındığı bir masumiyet yok mu?
Varsa bile yok olarak mı bakılıyor ya da yoklukların üzerini maddesel metalarla mı süslüyor?
Yoklukların bir misyonu olabilir mi?
Tüm bunlara cevabınız ‘evet, yok’sa siz de yoksunuz ve yok olacaksınız… NE ACI!

11 Mart 2019 Pazartesi

İstanbulmuş ve aşkmış...


Tüm değerlerin yittiği toplumda, İstanbul aşkı ne ola ki?..
Aşk bu kadar yerlere düşecek değer miydi? Betona, demire, şantiyeye dönüşen, çirkinliğe, pisliğe, kirliğe, kaosa, trafiğe, saygısızlığa, kabalığa, vurdumduymazlığa gömülen aşk, AŞK mıdır?
Acaba aşkı ben mi yanlış biliyorum…
Romantizmin güzelliği, naifliği, zarafeti, tertemiz dünyası, bir çınar ağacının altındaki çimenler, deniz kenarındaki bir kayanın tertemiz sularla arkadaşlığı, martıların nahifçe uçtuğu, balıklar oynaşırken seyre daldığımız sular yok edildiyse neyin aşkı ile yanıp tutuşuyoruz?
Ressam İstanbul’u tualine alamıyor, günümüzün hangi şairi Nazım Hikmet, Orhan Veli, Yahya Kemal Beyatlı, Cemal Süreyya gibi İstanbul’u anlatabiliyor? O gündüzler, akşamlar artık yok. Adım başı rastladığımız erguvanlar, leylaklar, mimozalar, manolyalar ve şakayıkların kökü kazındı. Görebilmek için kalan 3-5 eski İstanbullulara ziyarete gidiyoruz.
Hoyrat yaşam, hoyrat yapı, hoyrat insanlarla aşk yaşanmaz! Yaşanamaz!!!