20 Kasım 2019 Çarşamba

Ben değişmedim... Ya canım İstanbul?


Gençliğimizin en güzel günlerinde yaşadığımız İstanbul, olgunluğumuzda o gençlik yıllarımızın nahifliğinden, güzelliğinden, düzgünlüğünden geriye neredeyse hiçbir şey bırakmamış.
Kadıköy vapur iskelesinde bekleyen o hanımefendi ve beyefendiler yok, tek-tük gördüklerimiz ise mecmualarda kalan siyah-beyaz görüntü içinde. Karaköy’e inip, Eminönü’ne yürüdüğümüz Galata köprüsü nasıl dingin, temiz, bir görüntü içindeydi.  Prototip pis sakallı insanlar, çarşaflara bürünmüş kadınlar kirletmezdi gözlerimizi. Hatıralarımda bembeyaz üniformaları içinde deniz subayları ayrı bir zarafete sahipti. Kısa pili
li beyaz eteğim ve mavi beyaz bluzumla onların arkasında ya da önünde yürümek nasıl keyiflendirirdi beni. Günlerce Kadıköy’den Eminönü’ne vapur olduğunu bile bilmeden yürürdüm. Öğrendikten sonra ise her sabah yüzüme çarpan iyot ve balık kokusunu ciğerlerimde hissedercesine Galata köprüsünde yürümek ayrı bir güzellikti. Bir de kış ayları ise beyaza bürünen karşı yakayı, diğer taraftan Haliç’i seyre dalmak, köprü altında balık yemek, güzel abla ve abilerle seviyeli, kültürlü, kahkahalı, pürüzsüz, korkusuz, sohbet etmenin ruhunu değişebileceğim ya da değiştirebileceğim ne olabilirdi ki?

Ya adalar, inciydi benim için, kabuklarını kırmadan diplere kaçan istiridyeler gibi. Masmavi sular, yemyeşil ormanlar, ahşap ada evleri, havaya karışan erguvan, leylak, mimoza, manolya karışımı kokuları taşıyan meltemin aşka daveti gibi ruhumuzu şair ve ressam eden, piyano çaldıran o ipeksi yaşamın sunuları…

Kolumuzda plaj çantamızla Göztepe’de beklediğimiz bizi Suadiye plajına götürecek banliyö trenlerinin sempati yüklü düdük sesleri, nasıl hoş gelirdi kulağımıza. Tren yolu boyunca seyrettiğim erik, şeftali ağaçlarının tren camına uzanmış dallarıyla hızlı bir kovalamaca oynardık. Gittiğim Feneryolu Atlas sineması, seyrettiğimiz Flash Dance, gençliğimizin best filmi olarak kaldı, müziği hala kulaklarımda.

Atatürk Kültür Merkezi’nde 11.00 matinesinde dinlediğimiz oda resitaller, seyrettiğimiz oda tiyatroları, giydiğimiz zarif kıyafetlerle nasıl da ruhumuz süslenirdi. Beyoğlu ayrı güzeldi, sokakları yaşanmışlık ve güzel insan kokardı, bilerek kaybolur sonra tüneli bulur, ışığı yakalardım. Papirüs’de siyah ve beyazı yaşardım, devrime ruhunu vermiş insanlarla… İlk kez ve yine son kez içtiğim martininin hafif sarhoş tadı ile sarhoşluğa bulandığım... Taksim Sanat Evi’nde AST’ın o güzel oyunları… Atlas sinemasında izlediğim aslında izlemek mi yoksa gözlerimi yummak mı “O’nun Hikayesi”, anmadan edemeyeceğim Sevgili Erbil ve Aksel’in “aç gözlerini Zahide” filmi. :) 
 Emek sinemasında kaçırmadığım sinema günleri filmleri… İnci’nin profiterolü, Zülocuğumun Harbiye Pizza Pino’da yedirdiği pizzanın tadı ne güzeldi. Cafe Lebon’un elmalı turtası… Gittikçe gidiyorum gerilere, derinlere, çocukluğuma, gençliğe ve güzel ruhlu İstanbul’a… 

İstanbul böyleydi, böyle kalacak sandım/sandık… Yanılmışım/yanılmışız! 

Ben değişmedim! Değiştirenler, taşı toprağı altın deyip gelen, ruhu pespaye, paraya tapan yığınlar oldu. Artık bakınca gözlerimi kaçıracağım kadar değişen bir İstanbul var, yaşamımızın her yerinde.

İstanbul kaba-saba konuşuyor, yalpa yapıyor sağa sola, sesler kulaklarımı yırtıyor, kokuyor, kararan renkleriyle…
Bu şehir hüngür hüngür ağlıyor, bir balığın gözyaşları gibi... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder