31 Temmuz 2019 Çarşamba

Ne desem ki...


Megapollerde bozulan psikolojimizi düzeltmenin yolları doğanın sonsuz yeşilliği, mavisi ve ortama serpilmiş renklerinden geçer. Ve ne yazık ki bu düzelme ve yenilenme kısa sürer.

Derin nefes alırsın, enfes kokuları burnundan süzerek alır, taaa ciğerlerine üflersin. Gözlerin parlar. Denizi, toprağı, ağaçları, betonlarda yaşadığımız zorunluluk ve mutsuzluklarımızdan sonra defalarca kucaklar ve öpersin. Cildin bir başka güzelliğe bürünür, hücrelerinin dans ettiğini hissedersin. En önemlisi sevdiğine kendini sevdirir gibi dönersin o güzel ipeksi su ve dalgalar içinde. Sen de seversin onu ellerinin yumuşacık dokunuşuyla… Yeşilliklerde yuvarlanırsın, koşarsın, şarkılar söylersin, saçmalarsın hiç büyümemiş çocuklar gibi…
Ağustos böceklerinin bitmeyen senfonisi, balıkların süzülerek etrafında dolanması, alçaktan uçan bembeyaz kuşların minicik çırpınışı ve pata pata teknelerin köpük saçarak yol alması (balıklar çamaşırları hırpalamadan yıkıyor sanki J).
Ruhu yoran hiçbir şey yok, ne telefon, ne arabesk-pop müzik, ne trafik, ne toz duman, ne de insan gürültüsü ve suratsızlığı. Var olan sadece doğanın sesi, kokusu, rengi, dokunuşu… Tapınmaksa bunun adı, evet tapınıyorum! Varlığım ve kusursuz varoluş için şükrediyorum.

Üzüldüklerim bu kadar güzelliğin yok edilmesi ve kalanların yok edilmeye çalışılması… Katı, çirkin, ruhsuz, sevgisiz, anlamsız, bırakın güzellikleri görmeyi, bakmanın ne olduğunu bile bilmeyen, kendilerine madde dünyası yaratmaya, onlarla  varlıklarını kanıtlamaya çalışan yok ediciler… Ülkeni satamazsın, ülkeye/ülkenin havasına, toprağına, suyuna siyanür, radon, metan, karbonmonoksit vb. bulaştıramazsın, canlıları hasta edemezsin, ölmelerine göz yumamazsın.

Uzaklaştığımız doğa intikamını alacaktır, “el mi yaman bey mi yaman” hep birlikte göreceğiz…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder