2 Nisan 2019 Salı

Yalnızız…


Aslında 2 kişi yalnız değildir.
Bir insan vücudunda gizli köşelerde dolaşan spermler, 1 ya da 2’sini karanlık, sulu, sıcak bir ortamda bırakıp giderler.
Beklerler, oluşurlar ve gün yüzüne yapayalnız çıkarken ağlarlar. “Uzun ve bilinmeyen yollardan geldim. Ey etrafımdaki insanlar, annem-babam (bu ad konulmuş bunun ne olduğunu da bilmiyorum) ve diğer büyüklerim sesimi duyun, beni kucağınıza alın, sevginizle sarıp sarmalayın. Çok yalnızım!!! Ortaya çıkış, dünyaya geliş nedenimi, ne yapmam gerektiğini, nasıl bir şey olduğumu, neye benzediğimi bilmiyorum.
Bakınca prototip bir şekil var ortalıkta; baş, el, ayak, göz…vs. Bazı önemsiz özelliklerle ayrılan şeyler görüyorum ama anlamsız buluyorum. Renkler, şekiller…
Ben geldim diye mutluluk çığlıklarınız var, bu da beni şaşkına çeviriyor. Halbuki ben ağlıyorum!..
Büyüyorum… 2, 3, 4, 5 ve kocaman bir topluluk içindeyim, aslında mutluyum, mutlu olduğumu sanıyorum. Bir de bakıyorum bu topluluk yalnızlıklardan şikayet ediyor ve yalnızlar…
Yalnızlıktan çıkan bizler neden yalnızlıktan şikayet ederiz ki?”
Yaşayışlarımız, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, ağlamalarımız, uykularımız hatta gidişlerimiz de yalnız değil midir? Sıcacık sardığın, gülümseyerek baktığın, elini tuttuğun, yüzünü öptüğün, saçlarını okşadığın çok sevdiğini bile yapayalnız bırakıp, arkana bakmadan dönüp gitmez miyiz?
Şairler-yazarlar yalnızlığı hep koyu anlatır. Ressamlar kopkoyu.
Yalnız insan zaten kopkoyudur, daha da ağırlaştırmanın anlamı var mı?
Ben, yalnızlığı her sabah yıkıyorum, bembeyaz bırakıyorum geceye. Gün mutlu, gece mutlu, ben mutlu...
Bu durumda yalnızlığın kollarını aramaya gerek yoktur. Bilirim-ki, gündüzlerime güneş baba, gecelerime ay dede uzanır bazen de rüzgarlarım uzatır kollarını usulca…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder