Malzemenin çok olduğu, sistemin hiç olmadığı bir ülkede
yaşıyoruz.
Çocuğu ailesi, komşusu mahallesi, hastası hastanesi, öğrencisi
okulu, polisi karakolu, müşterisi marketi, elemanı şirketi, yolcusu taşıtları,
müteahhidi-mühendisi inşaatı, seçmeni seçimleri…
En önemlisi de halk ve yöneticileri…
Sızı gibi içi sızlatan konular. Katlanmak zorunda olduğumuzu
hissettiren bir yapı…
Dinlemek ve görmek zorunda mıyız? Ruhu sakatlanmış, kine,
nefrete, korkuya, ikiyüzlülüğe, talana, yalana, sapkınlığa bulanmış insanları
seçmek zorunda mıyız?
Elindeki sopayı saklayan ama her gün sözleriyle insanların
kafasına kafasına vuran hoyrat sıradanlıkları yaşamak zorunda mıyız?
Güzellikler hakkımız; sabahımıza, akşamımıza, her günümüze
yayılışını görmek, yaşamak istiyoruz ama onları da zifiri karanlığa ve balçığa
çeviriyorlar.
Sorgulamayan, sorusu sorulamayan, dur denilemeyen, yıkılamayan
yapıda mutlu olmak mümkün mü?
Kendimize soru sormaktan, cevabını vermekten, dur demekten, her
gün bileylediğimiz bıçakları kendimize saplamaktan, delik deşik olmaktan,
acısını içimizde yaşamaktan yorulduk…
Yoran insanlar hiç yorulmaz mı, hiç durmaz mı, hiç iç dünyasına
bakmaz mı, ben kimim, ne yapıyorum, nedir bu kinim, tüm bunlara hakkım
var mı demez mi?
Bir yerlerine sakladığı çocukluktan kalma gülen bir yüz, anı,
sevecenlik, sığındığı bir masumiyet yok mu?
Varsa bile yok olarak mı bakılıyor ya da yoklukların üzerini
maddesel metalarla mı süslüyor?
Yoklukların bir misyonu olabilir mi?
Tüm bunlara cevabınız ‘evet,
yok’sa siz de yoksunuz ve yok olacaksınız… NE ACI!
Yoran insanlar inan ki yorulmaz, bu kadar basit ve ayan beyan...
YanıtlaSilo doğru, yorduklarını daha çok yorarlar..
Sil