Berane’den Gusinje’ye yola çıktık. (Berane,
sakinliği, huzuru ön plana çıkarmış şirin mi şirin bir yer. Çok kısa sürede
şehri dolaşıp bitirebiliyorsun. Ambiente, nefis bir restoran, sıcacık insanlar,
güzel ve özgün yemekler…) Düz, yükselen-alçalan, kıvrıla kıvrıla ilerleyen
yollar… Otobüs-midibüs-taksi radyolarında her daim çalan yöre müzikleri…Dinlerken yollara,
göz dolduran, gönüle hoş gelen yeşillere, kırlara serpilmiş rengarenk çiçeklere,
ara ara bir göl ya da derenin parlayan sularına, bir beyaz ya da dor atın özgür
yelelerine, uzaktan gelen çınkırak seslerine, sütü memelerinde birikmiş zor
yürüyen inekciklere dalıp gidiyorsun. Yol üzerindeki Peje-İpek, Plyevlja-Pılav
da bir o kadar eş benzer güzellikte. Başkent Podgorica-Titograd’a uğrayamadık.
Aslında daldığın bu güzelliklerde
sorguladığın, aklına takılan ya da aklından hiç çıkmayan tüm soruların cevabını
bulmaya çalışıyorsun. Gözlerinde yaşlar birikiyor, diyorsun ki; yıllar yıllar
önce bu yollardan hangi keskin kararla, kimin önderliğinde, neden, nasıl, hangi
vasıtayla, hangi zor şartlar altında yollara çıktınız babam (2 yaşında), halam
(7 yaşında) ve can büyüklerim. Silah sesi var mıydı, yoksa bir kılıcın parlayışını uzaktan mı görüyordunuz, ya da bir dipçik yakınlığında mıydı
ölüm??? Gözünüzün önünde kimleri, hangi canlarınızı kaybettiniz?
Sizin doğduğunuz ev, yollar hangileri,
oradaki yemyeşil çimenlere bastınız mı o minik ayaklarınızla, neden erken
gittiniz? Küçücüktüm… Sorularım masallarda dolaşıyordu. Benim büyük kardeşlerim
de küçüktü babam, çok soru soramamışlar. Anlatılanlarla yetinmişler…
Gusinje’ye vardığımızda, yağmur damlaları
ile ve mis gibi toprak ve çimen kokusuyla karşılaştık. Hemen arkasından
bulutların ardına saklanmış güneş, etrafı aydınlatarak gözlerimize iştahı
kabartacak nefis bir manzara sunuyor. Yorgunluk mu? Yooo zinde mi zinde
taptaze, yağmur sonrası kokularla bütünleşmek için zıplıyoruz sokaklara.
Valizler bekleyebilir yollarda… Gururla söyleyebilirim ki, bu kasabada özele
dokunmayacak kadar saygılı ve tertemiz eller var.
Kendi kendime dolaşıyorum dere kenarında,
sokaklarınızda, dağlar ve dağlar nasıl da sarıp sarmalamış etrafınızı. Biraz
kar, biraz bahar, biraz yaz görüntüsünde seyre doyamayacağım kadar güzel! İki
aydınlık yüzlü beyefendi çıktı evlerinden, yaklaştım, bir fotoğraf çekimi ricam
oldu. Boşnakça soru sordular, çat-pat yanıtladım, Gaçeviçleri sordum. Bekle
dediler, ve biryere telefon ettiler, 5 dk beklememi istemişler ve 5 dk sonra
bir Gaçeviç geldi.. “Moja sestra, moja maika vas ceka-Kardeşim, annem
seni bekliyor” dedi. Hiç sorgulamadan iki arkadaşımla birlikte gittim
(İstanbul’da olsam gider miydim acaba, sanmıyorum). Tertemiz, bol çimen ve
çiçekli bir bahçe, mis kokan bir ev. Sıcacık bir karşılama, donatılmış bir
sehpa ve Ramazan ayı. Oturduğum süre zarfında annenin elimin üstünde kalan eli.
Alipasini Izvory gibi çağıldayan göz yaşlarım… Söz verdiler bir dahaki
gidişimde akrabalarımı bulacaklar! Ama babam yine bulunanlar arasında
olmayacak! Ve ben doyamamanın verdiği boşlukla hep dokunmak istediğim yerlerde
aramaya devam edeceğim.
Çıkıp dolaştığımızda yakışıklı bir genç
Orhan, İngilizce soru yöneltti, sonra buraları gezip gezmediğimizi sordu.
Arabasını aldı ve bize etrafı gezdirdi. Alipasini Izvory nefis bir su kaynağı,
birlikte temmuz ayında suyun akış yönünü değiştirerek oraya giden çeşitli ülke
insanlarıyla sabaha kadar eğleniyorlarmış. Orhan orada doğmuş, Amerika’da
okumuş, Slovenya’da yaşıyor. Üç ayrı kimliğe sahip, doğduğu yere hayran. Ve iş
gereği dünyayı dolaşan genç “buradan daha güzel bir yer görmedim” dedi. Sırplar
turizme tamamen açmak için çok çaba sarf etmişler ama onlara
bırakılmamış. Yaşayanların %95’i Boşnakmış.
Sabahına uyandığımda bir başka mistik,
büyüleyici görüntüyle karşı karşıya kaldım. Soğuk duş yapmaya gerek kalmayan
buz gibi bir hava ile uyanmak bu kadar keyifli mi olur, evet o kadar keyifli
idi. Arkasından Kula Otel, Semir Nekoviç’in yaptığı Türk kahvesi ile bir kez
daha orada olmanın mutluluğunu yaşadık.
İşte böyle! Bir baba ocağında yaşıyormuşum
gibi yaşadığım bir gün ve gece.
Geçen sene Kotor’a gitmiştik, Crna
Gora-Montenegro-Karadağ beni büyülemişti, bu kez yine büyülendim. Kotor ile
birlikte UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde Durmitor Ulusal Parkı’nda en
büyüğü Crno Jezero-Karagöl olmak üzere 18 göl var ve cennet bu mudur dedirtecek
kadar güzelmiş. (burayı göremedik, bir daha ki gidişimde )
Karadağ Eski Yugoslavya’yı oluşturan altı
cumhuriyetten biriydi. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra, Karadağ Sırbistan’ın
zorlamasıyla yeni Yugoslavya’ya katılmış. Karadağ’ın çabalarıyla 2003
yılında Sırbistan-Karadağ olarak daha esnek bir federasyon çatısı
oluşturulmuş. Karadağ, 21 Mayıs 2006’da yapılan referandumda çıkan %55,5’lik
evet oyu ile bağımsız olması kararı alınmış, 3 Haziran 2006’da ise Karadağ
Parlamentosu, referandumda çıkan sonuca dayanarak Karadağ’ın bağımsızlığını
ilan etmiş. Bu yönüyle Karadağ, dünyanın en son ve yeni bağımsız olan devleti
olma özelliğini taşımaktaymış. Dolayısıyla Sırbistan’ın deniz egemenliği son
bulmuş. Donanmasını Karadağ’a bırakacağı söyleniyormuş.
Anayasasına göre Karadağ “Demokratik, refah
ve çevreci bir ülke” olarak tanımlanmış-ki, zaten öyle görünüyor. Bozulmamış insanlığa,
çevreye ve huzura saygılarımla…
İyi günler Benim Atalarımda da Gujina dan gelmişler ve Soyisimlerinden biri Gaçeviç, Ama onlar çok eski gelmek 1930 yıllarında. Aileye ait başka bir bilginiz var ise yuknu@hotmail.com adresine mail atarmısınız.
YanıtlaSilSize mail gönderdim. İlginiz ve yazdığımı okuduğunuz için teşekkür ederim.
YanıtlaSil