Çocukluğumda Seyfi amca Arnavutları anlatırdı. Çokça
Pristina, Üsküp geçerdi cümlelerinde. Seyfi amcayı düşününce anlattıklarını
neden kayda almadım diye hayıflanıyorum. Gece yarılarına kadar bıkmadan
usanmadan zevkle Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve kendi yaşam hikayesini
dinlerdik. Anlatırken gözleri ışıl ışıl ve ara ara gözlerinde damlacıkların
oluştuğu Atatürk hayranı, çağdaş, yobazlardan hiç ama hiç hoşlanmayan nefis bir
insandı. Özellikle yanında cin biberi ile birlikte kuru fasulye piştiği zaman
sofra başına gelir selam dururdu. Böyle saygın insanlarla şekillenmek ne güzel
bir duygudur.
Üsküp’e ayağını basar basmaz kendini bulmaya çalışan bir
şehir görüntüsü ortaya çıkıyor. Ağır-aksak yürüyen ama gençliğin gül kokan
ellerinden öpmek istercesine naifliğin yapaylığında yaklaşıyor sanat ve
kültüre. TİKA’nın ve Türkiye desteği ile adım adım kültür şehri olma yönünde
konumlandırılmaya çalışılıyor. Sanki biraz dökme su ile döndürülmeye çalışılan değirmen
misali olmuş, o doku kaldırmamış böylesi şatafatı. Bakınca diğer Balkan ülkelerinde daha bir orta
hal görüntüsü var ama konuşunca “görünene bakmayın” diyenler çok. Yani
heykellere yatırılan para ile insanlara yapılan yatırım birbirine tamamen zıt. Üsküp
2011’de bağımsızlığını kazanmış, sonrası ise değişime, yeniden yapılanmaya,
sokuşturulmuş projelere (İtalya ve Yunanistan projeleri olarak bakılıyor) ev
sahipliği yapar hale getirilmiş.
Guest House’un yakışıklı sahibi, komik diyebileceğimiz bir
rakamla kendisi gibi zevkli, pırıl pırıl bir ev sunuyor bizlere.
Üsküp kendine özel bir yermiş, biraz kültür, biraz sanat
saçılmış merkez biraz yabancı geliyor gözlere. Sokaklar yağmur sonrası akşam
saatinde ışıl ışıl, bir de klasik müzik orkestrası gün yüzüne çıkınca o biraz keyifli
gelse de oturmayan bir yerlerin varlığı rahatsız ediyor.
Eğer Mayıs ayında giderseniz Üsküp sokakları mis gibi
ıhlamur çiçekleri kokuyor. Yıllar önce çizdiğim tablo
apaçık karşımda, yağmur sonrası yıkanmışlık, klasik müzik ve ıhlamur kokusu… ve
Üsküp hatıralarımda ıhlamur çiçeği kokulu şehir olarak kalacak.
Görülecek yerler Eve Bridge, Art Bridge, eski çarşı, Azize
Teresa, Aziz Panteleimon Kilisesi, II. Beyazıt zamanında yapılmış Davutpaşa Hamamı, Üsküp
Kalesi, Taş Köprü, gelenleri karşılayan Makedonya Takı, Mustafa Paşa Camii ve hep ‘yeni’ ile adlandırılmış
arkeoloji müzesi, yeni anayasa mahkemesi… vs. müze olarak kullanılan eski
istasyon ferah bir görüntü içinde bedava gidip sergiyi izleyebiliyorsun. Tam
merkezde Yaşar Kemal Beyatlı Üniversitesi şaşırtıcı ve hoş geldi (Üsküp’de
doğmuş).
Merkeze çok yakın olan Matka Kanyonu mutlaka görülmeli,
isterseniz tekne ile isterseniz yaya. Doğal güzelliğin görkemini hiçbir şeye
deyişmeyeceğim kesin. Matka, Arnavut mahallesi diye adlandırılan bir yer.
Unesco Dünya Mirası listesinde olan Ohrid Göl çevresi çok şirin
ve güzel! İyi korunmuş hisar, kilise, manastır, eski cami. Minik minik
butikler, restoranlar, kafeler… Aziz
Ohrid Kliment Katedrali göl ile bütünleşmiş, mutluca yaşıyor. Gölün 3/2’si
Makedonya, 3/1’i Arnavutluk sınırları içinde. Göl hem yer altı, hem de
dağlardan gelen suyla beslendiği için berrak bir görüntü söz konusu. Pelikan,
kuğu, ördek, benekli kartal, nesli tüketilmememiş doğa varlıkları mevcut,
görebildiklerimizi fotoğrafladık. J
Struga minik, şirin, sakin, huzurlu ve düzgün bir şehir. Salınarak zarifçe akan Kara Drim Nehri (Crn
Drim) şehri ikiye bölmüş (Balkanlar genellikle böyle) Ohrid Gölü ile birleştiği
yer gerçekten çok güzel, etrafında plaj, cafe, bar mevcut. Şiir Köprüsü var, bir köprünün şiir olması ne hoş. Orada her Ağustos ayında şair, yazar, sanatçı şiir akşamları düzenliyormuş ve
ayrıca her yaz açık hava sahnesinde müzik festivali yapılıyormuşi, her ikisini
de göremedik. Struga’da eski pazar, yüzlerce yıllık cami, kiliseler var.
Arnavutluk’a geçmek için Struga’ya gidince (otobüsler
buradan kalkıyormuş-Autobuska Stanica) eline yapışmış bir valizle görülmesi
gereken bazı yerleri atlamış oluyorsun. Mesela güzel fotoğraflar çekebileceğin Radika
Kanyonu, Vercani Kaynakları…vs.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder